HARCAMADA ÖLÇÜLER
Osman Nûri TOPBAŞ

KIPIRDAYAMAZ!
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Hiçbir kul, kıyâmet gününde;
•Ömrünü nerede tükettiğinden,
•İlmiyle ne gibi işler yaptığından,
•Malını nereden kazanıp nerede harcadığından,
•Vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1)
Demek ki;
Bir müslüman asla; «Mal benim! İstediğim gibi harcarım!» diyemez. Mü’min, bilir ki mülkün gerçek sahibi Allah Teâlâ’dır. O –azze ve celle-, malı ve serveti kuluna emâneten vermiştir. Aynı zamanda imtihan için vermiştir.
Emânetçiye düşen vazife, gerçek mal sahibinin şartlarına riâyet etmektir. Bu şartları iki noktada hulâsa edebiliriz:
•Cimrilik, pintilik yok! Yani nefsi için biriktirip, hayra ve lüzumlu yerlere harcamaktan sakınmak yok!
•İsraf ve lükse kapılmak, yani nefse ihtiyaçtan fazla sarf etmek de yok!
Bir müslüman;
•Malı helâlinden kazanacak,
•Kazancından kendisine ve ailesine; isrâfa ve lükse düşmeden kifâyet ve riyâzat ölçülerinde sarf edecek,
•Arta kalanı Allah yolunda infâk ederek, âhiret sermâyesi eyleyecek…
-Müslüman kardeşini kendisine zimmetli bilecek. Mahrumlara, muzdariplere ulaşacak…
-İslâm’ın istikbâlinden kendisini mes’ul addettiği için, imkânlarıyla Allah yolundaki gayretlere destek olacak.
İSRAF YOK!..
Maalesef, zamanımızda israf had safhadadır. Şahsiyetindeki boşluğu, lüks ve israf ile kapatmaya çalışmak, bir aşağılık kompleksidir.
İnsana değer veren; sahip olduğu eşya, kıyafet, otomobil, saat, telefon vs. değildir. Allah katında kıymet, ancak takvâ iledir. İnsanlar da aslında sağlam ve vakur bir şahsiyete hayran olur.
Zamanımızda imkân sahibi insanlar; sırf birbirlerine nisbet yaparak, birbirlerine kötü örnek olarak tüketim çılgınlığına dûçâr oluyor. Sırf keyif için alışveriş yapıyor. Dolaplar dolusu eşya yığıyor. Alışveriş çılgınlığı için bahaneler îcat ediliyor. Evlere sürekli dışarıdan yemekler söyleniyor. Düğünler gövde gösterisine dönüştürülüyor.
Hattâ imkân sahibi olmayanlar da onlara özenerek, bütçesinin el vermediği gereksiz harcamalara, kredi kartı belâsına bulaşarak giriyor ve fâiz haramına düşüyor. Borcu katlanarak artıyor.
Kimisi, o sınırsız harcamaları yapabilmek için kumar belâsına dûçâr oluyor. Çoluğunun çocuğunun nafakasını bahis sitelerinde kaybediyor. Perişan oluyor.
Âyet-i kerîmede israf ve savurganlığın fecaati şöyle ifade edilir:
“Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver, sakın saçıp savurma!
Zira saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.” (el–İsrâ, 26-27)
Bunlar kapitalizmin topluma getirdiği fecaatlerdir.
Dînimizin vaz ettiği; güzel ahlâk, kanaat, tevekkül, gönül zenginliği, sadelik ve tevâzu içinde yaşanırsa, haram ve şüpheli şeylerden uzak durulursa, aile ve toplum hayatında huzura, âhirette de selâmete kavuşulur.
TAKDÎRE RIZÂ
Dünyada Cenâb-ı Hak, yarattığı her kulun rızkına kefil olmuştur. Rızık husûsunda, aşırı bir endişe çekmek doğru olmaz.
Ancak, Cenâb-ı Hak; ezelî ilminin takdîrince, kimine rızkı bol, kimisine dar eylemiştir. Yani kimisini zenginlikle, kimisini de fakirlikle imtihan eder.
Allah Teâlâ’nın;
•Bir kuluna dünyada çok rızık vermesi, onu çok değerli tuttuğu, çok sevdiği mânâsına gelmez.
•Bir kuluna az rızık vermesi de, onu sevmediği, onu hor gördüğü mânâsına gelmez.
İnsanların menfaate teksif olarak, nâil oldukları rızık üzerinden böyle bir kanaate kapılmalarını, Cenâb-ı Hak, şu âyet-i kerîmelerde reddetmiştir:
“İnsan, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde (sevinir ve);
«–Rabbim bana ikrâm etti! (Beni değerli kıldı!)» der.
Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise (üzülür);
«–Rabbim beni önemsemedi!» der.” (el–Fecr, 15-16)
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“…Âdemoğlu, malın azlığından hoşlanmaz. Hâlbuki, onun hesabı daha az (ve daha kolay)dır.”
(Ahmed, V, 428)
Şeyh Sâdî Hazretleri insanın bu hâlet-i rûhiyesinin kendisine zararını şöyle ifade eder:
“Ey Âdemoğlu! Bazen nimet içinde mağrur ve gafil; bazen yoksulluk içinde ümitsiz ve mahzunsun… İşte neşeli ve kederli zamanındaki hâlin budur. Bilmem ki Rabbine kulluğu ne zaman edeceksin?!.”
Rızkın bolluğu da imtihandır, darlığı da…
Bol rızık verilenlerin imtihanı, «ağniyâ-i şâkirîn / şükreden zenginler»den olabilmeleridir.
Cenâb-ı Hak, buna Süleyman –aleyhisselâm–’ı nümûne kılmıştır. Rabbimiz onu nâmütenâhî bir varlık ve saltanat sahibi kılmıştı. Hazret-i Süleyman; o varlık içinde, kendi emeğiyle yaptığı sepetlerle geçinir, kalbini servete kasa eylemezdi. Allâh’ın emânet ettiği bütün imkânları, Allah yolunda kullanırdı. Asla kibirlenmez, yoksullarla oturup kalkardı.
Bu güzel hâli sebebiyle de Cenâb-ı Hakk’ın;
“Ne güzel kul!” iltifâtına mazhar oldu. (Bkz. Sâd, 30)
Rızkı dar tutulanların imtihanı da, «fukarâ-i sâbirîn / sabreden fakirler»den olabilmeleridir.
Cenâb-ı Hak, bu hâle yokluk ve hastalıklarla imtihan edilen Eyyûb –aleyhisselâm–’ı nümûne kılmıştır. Bu imtihanı kendisine takdîr edenin Allah Teâlâ olduğu idrâki içinde, Hazret-i Eyyûb, dâimâ hâline rızâ göstermiş, hiçbir zaman şikâyet etmemiştir. Bu rızâ ve teslîmiyeti ile o da Rabbimiz’in;
“Ne güzel kul!” iltifâtına mazhar olmuştur. (Bkz. Sâd, 44)
Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler.
Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem– her iki hâlin de zirvesiydi.
Efendimiz’e zaman zaman ganîmetler ve hediyeler gelirdi. Büyük bir zenginlik yaşardı. Hepsini fukarâya infâk etmeden rahat edemezdi.
Zaman zaman da Hendek Harbi’nde olduğu gibi, karnına taş bağlayacak derecede yokluğa ve açlığa mâruz kalır, en güzel şekilde sabrederdi. Varlıkta da yoklukta da esas hayatın âhiret hayatı olduğunu telkin ederdi. (Bkz. Buhârî, Rikāk, 1)
Kul, hangi imtihanın kendisi için daha hayırlı olduğu bilmez. Kula yakışan, takdîre rızâ göstermektir. Ömer bin Abdülaziz –rahmetullâhi aleyh-’e;
“–Neyi seversin?” diye soranlara;
“–Benim sevincim, yalnız mukadderattır. Ben Allah Teâlâ’nın hükmünü severim…” derdi.
Cenâb-ı Hak; kula verdiği rızıkla birlikte, vazifeler de yüklemektedir.
KAZANÇTAKİ HAKLAR
Bir müslümanın; kazancının zekâtını mutlaka dikkatli bir şekilde hesaplaması, gerekli araştırmayı yaparak yerli yerince vermesi gerekir.
Zekât, verip vermemenin kulun tercihine bırakıldığı nâfile bir ibâdet değildir. Zekât, zenginin malında fakirin hakkıdır. Verilmediği takdirde; zengin, borcunu ödemeyen bir kişi durumuna düşer.
Merhum pederim Hâce Musa Efendi bu sebeple şöyle derdi:
“Zekâtı vermemek, fakirin hakkını gasbetmektir. En çirkin hırsızlıktır. Çünkü hırsızlığın en çirkini; zengin birinin, muhtaç birinden çalmasıdır.”
Zekâtın birtakım incelikleri vardır. Bunlara riâyet gerekir. Zekât;
•Kamerî yıla göre hesaplanır, her yıl ayrı ayrı ödenir.
•Ödeme geciktirilmemeli, paranın değer kaybetmesine mahal verilmemelidir. Geçmiş yıllarda ödenmediyse, yine alım gücü hesaplanarak ödenmelidir.
•Zekât, âyet-i kerîmede bildirilen sekiz sınıf muhtaca temlik edilerek verilir. (Bkz. et-Tevbe, 60)
Dolayısıyla cami yaptırmak, yemek yedirmek, iftar vermek gibi hayır-hasenat; zekât yerine geçmez. Bunlar hayrat ve vakıf gibi ayrı kalemlerdir. Bunlar da çok sevaptır. Fakat farz olan zekâtın yeri ayrıdır.
•Zekât verilecek kişinin araştırılması gerekir. Araştırmadan, zekâta ehil olmayan kişilere verildiği takdirde, tekrar verilmesi gerekir.
•Zekâtın; toprak mahsulleri, hayvancılık, madencilik gibi farklı sahalarda farklı nisbetleri vardır. Düzgün bir şekilde hesaplanmalı, hesaplama bilinmiyorsa ehline danışılmalıdır.
ZEKÂT KÂFÎ GELMEZSE?
Cenâb-ı Hak buyurur:
“…Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda infâk etmeyenler yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele!
(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınlarının, yanlarının ve sırtlarının dağlanacağı gün (onlara denilir ki):
«–İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!»” (et–Tevbe, 34-35)
Sadece zekâtı vermek, kulu, bu ağır tehdidin muhtevâsına girmekten kurtarır mı?
İmam Kurtubî; Ebû Zer –radıyallâhu anh– gibi sahâbîlerin görüşlerine istinâd ederek, hulâsaten şunları söyler:
Ümmet-i Muhammed’in; âfet, savaş, kıtlık, açlık ve zarûret hâlinde olduğu, verilen zekâtların ihtiyacı karşılamadığı zamanlarda, sadece zekât vermekle iktifâ etmek câiz değildir ve sadece zekâtı vermek kulu bu âyetin tehdidinden kurtarmaz. İnfak, sadaka ve hayrâtı artırmak lâzımdır. (Kurtubî, Câmiu‘l-Ahkâm, trc. Beşir ERYARSOY, c. 8, s. 206-207)
Bir müslümanın; işini devam ettirmek, büyütmek, sermâye oluşturmak ve benzeri çeşitli ihtiyaçları için para biriktirmesi elbette câizdir. Ancak infâkında sadece zekât ölçüsünde kalmamalıdır.
Muhterem pederim Musa Efendi –rahmetullâhi aleyh-, talebelerine;
“Bir müslümanın en az zekâtı kadar hayrâtı olmalıdır.” derdi.
Kendisi daha fazla verirdi. Talebelerinin de en az zekâtları kadar, bir fazîlet ölçüsü olarak ayrıca infakta bulunmalarını telkin ederdi.
Kur’ân’da, infak emri, zekât emrinden çok daha şümullüdür. Zekât, infâkın ancak asgarî hudûdudur. İhtiyacın had safhaya ulaştığı durumlarda, asgarî hudutla yetinmek kâfî gelmez.
MÜSLÜMANIN DERDİYLE DERTLENMEK
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Mü’minlerin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)
Gazze’de ateşkes îlân edildi. Lâkin iki yıl süren vahşî saldırılar sebebiyle Gazze’de taş üstünde taş kalmadı. Orada yetim ve öksüz kardeşlerimizin ihtiyaçlarını karşılamak, şehri eski hâline getirmek için büyük bir hayır seferberliğine ihtiyaç vardır.
Sadece Gazze’de değil; İslâm dünyasının her yerinde, Myanmar’da, Sudan’da, savaş, âfet, kıtlık ve açlıkla mücadele eden yüz binlerce kardeşimiz var. Bir müslüman her zaman kardeşinin derdiyle dertlenecek. Mâtemlerin civârında olacak.
Cimrilik, infâk edememek, çok büyük bir kalbî hastalıktır. Servetin, kalpte bir ur hâline geldiğini gösterir.
Bir mü’minin hayatında en kıymetli ölçü, Allah ve Rasûlü olmalıdır. İslâm’ın istikbâli olmalıdır. Âyet-i kerîmedeki tehdit çok açıktır:
“De ki:
«–Eğer;
•Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz,
•Eşleriniz, hısım akrabanız,
•Kazandığınız mallar,
•Kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret,
•Hoşlandığınız meskenler…
(Bütün bunlar) size;
–Allah’tan,
–Rasûlü’nden ve
–Allah yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise; artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin!
Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (et–Tevbe, 24)
Cimrilik edenlerin korkunç âkıbeti âyet ve hadislerde şöyle bildirilmiştir:
“Allâh’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infâk etmekte) cimrilik gösterenler sanmasınlar ki o kendileri için hayırlıdır; bilâkis bu, onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır…” (Âl-i İmrân, 180)
Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– bu âyet-i kerîmeyi şöyle îzah buyurmuşlardır:
“Bir kimseye Allah Teâlâ mal verir, o da zekâtını ödemezse, bu mal kıyâmet günü oldukça zehirli büyük bir yılan hâlinde karşısına çıkarılır. Yanaklarının üzerinde gazap ve zehirinin şiddetini gösteren iki siyah nokta vardır. O gün bu azgın yılan, mal sahibinin boynuna dolanıp ağzını kapatacak şekilde iki yanağından şiddetle ısırır ve;
«–Ben senin dünyada çok sevdiğin malınım, ben senin hazinenim!» der.” (Buhârî, Zekât, 3; Tirmizî, Tefsir, 3/3012)
İNFÂK EDERKEN
Zekât verirken, bir hayır-hasenâtı takdim ederken; nezâket ve zarâfete âzamî riâyet etmek lâzımdır.
İnfâkı verirken ve sonrasında; muhtaca eziyet etmek, başa kakmak, ibâdete iptal damgası vurur. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Ey îmân edenler!
Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi;
•Başa kakmak ve
•İncitmek sûretiyle;
Yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın!.. (Sadakalarınızı imhâ etmeyin!..)” (el-Bakara, 264)
Yapılan hayırları;
“…Sadakaları Allah alır!..” (et–Tevbe, 104) şuuruyla vermek lâzımdır.
Ebû’l-Leys Semerkandî Hazretleri ne güzel buyurur:
“Veren kişi, alana bir teşekkür edâsı içinde ikrâm etmelidir.
Çünkü;
•Alanın nasîbi, dünyevî bir ihtiyacının giderilmesidir.
•Verenin nasîbi ise ilâhî rızâ ve âhiretteki sonsuz lütuflardır.
Böyle olunca, veren daha kârlı durumdadır. Onun için muhatabına teşekkür etmelidir.”
Muhterem pederim Musa Efendi, infâk edebine büyük hassâsiyet ve titizlik gösterirdi.
Bir ihtiyaç sahibine nakdî yardımda bulunacağında; onu önce güzel bir zarfa koyar, üzerine de inci tanelerini andıran zarif el yazısıyla özene özene;
“Filân Beyefendi, ikrâmımızı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.” yazardı.
Hâsılı; infâkı nasîb eyleyen Rabbimiz’e hamd ederek, sevinerek vermek lâzımdır.
Felâha kavuşturacak bir namazın, huşû içinde kılınması gerekir. Yani Allâh’ın huzûrunda olunduğu idrâki içinde, kalp ve beden âhengiyle, tâdîl-i erkân ile edâ edilmesi gerekir.
İnfâkın huşû hâli de, sevinerek verebilmektir.
İnfakta bulunurken, hayır-hasenat yaparken; “Sevinerek verebiliyor muyuz?” diye kalbimizi murâkabe etmeliyiz. Zira Rabbimiz buyurur:
“Sevdiklerinizden infâk etmedikçe hayrın kemâline ulaşamazsınız…” (Âl-i İmrân, 92)
Sevinerek infâk etme şuuruna erişemeyenler, girdiği onca isrâfı görmez de, verdiği üç kuruşla çok hayır yaptığını zanneder. Fazla fazla verdiğini zannederken, zekâtın asgarî hudûdunun dahî altında kaldığının farkına varamaz. Zekâtını hesaplarken, az vermek için cimrilik sergilerler.
Sevinerek infâk edenler ise, vermekten lezzet duyarlar. İnfâkın ve ihsânın neşesini yaşarlar. «Malım azalıyor.» diye menfî bir kaygıya asla düşmezler. Onlar esas servetin, infâk edilmek sûretiyle âhirete gönderilen hayırlar olduğunun farkına varmışlardır.
İnfakta huşûun en güzel misâlini Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’de görürüz. O –sallâllâhu aleyhi ve sellem–; açları doyurmakla, kendi açlığını unuturdu. Kendi mübârek hânelerinde yemek pişmezken, kendisine gelen ganîmet ve hediyeleri; ashâb-ı suffaya, yoksullara, yetimlere göndermekle sevinirdi. Yoksulların muzdarip hâlini görünce yüzünün rengi solar, derhâl onların imdâdına koşar, ihtiyaçları görülünce de, mübârek yüzleri sevinçle parıldardı. Son anlarında dahî hep infak hâlindeydi:
Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem– son derece hasta idi ve Rabbine kavuşma vakti iyice yaklaşmıştı. Bir ara Âişe –radıyallâhu anhâ–’ya dönüp yanında bulunan altı-yedi dinarı fakirlere dağıtmasını emretti. Aradan bir müddet geçtikten sonra da dinarların ne olduğunu sordu. O’nun hastalığı ile meşguliyet telâşında olan Hazret-i Âişe’nin dinarları dağıtmayı unutmuş olduğunu öğrenince, onları isteyip mübârek avucuna aldı ve;
“–Allâh’ın Peygamberi Muhammed; bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu hâlde Rabbine kavuşmayı uygun görecek değildir!..” buyurduktan sonra, onların hepsini ensârın fakirlerinden beş ev halkına infâk ettiler. Bundan sonra da;
“–İşte şimdi rahatladım!..” buyurarak hafif bir uykuya daldılar. (Ahmed, VI, 104; İbn-i Sa‘d, II, 237-238)
HASSAS BİR GÖNÜL
İnfâk vazifesini edâ ederken, muhtacın gelip istemesini beklememek gerekir.
Muhtaç olduğu hâlde, iffet ve kanaatkârlık sebebiyle, isteyemeyenleri arayıp bulmak, onları sîmâlarından tanıyacak derecede kalbî bir hassâsiyete ulaşmak gerekir.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede buyurur:
“(Yapacağınız hayırlar) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın…” (Bakara, 273)
Bu âyette Cenâb-ı Hak, kalplerimizi mânevî bir röntgen hâline getirmemizi; iffetinden dolayı sıkıntısını, ihtiyacını belli etmeyen mü’min kardeşlerimizi fark edebilecek bir kalp kıvâmını kazanmamızı istiyor.
Müslüman, sadece mazlum ve muhtaç müslümanlardan değil; kapısındaki, kendisine emânet edilmiş sâir mahlûkattan dahî mes’uldür. Nebatattan bile mes’uldür.
Dünyada kendisinden istifâde edilip, hakkı verilmeyen mahlûkat da, mahşer yerinde haşredilecek ve hakları kendilerine tevzî edilecektir.
Hâsılı;
Mal ve servet, âhiret sermâyesidir. Âyet-i kerîmede, Kārûn’a, kavminin sâlih kişilerinin şöyle nasihat ettiği bildirilir:
“Allâh’ın sana verdiği serveti O’nun yolunda harcamak sûretiyle âhiretini kazanmaya çalış!
•Dünyadan nasibini unutma!
•Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de başkalarına öylece ihsanda bulun!..” (el–Kasas, 77)
İbn-i Abbâs Hazretleri; «dünyadan nasîbin»; «dünyada âhiret için amel etmek» olduğunu bildirmiştir. (Taberî, Tefsîr, el-Kasas, 77)
Yani, dünya malından, dünyada kifâyet ve riyâzat ölçüsünde istifâdemizden başka bir nasîbimiz yoktur. O, âhireti kazanmaya sevk edilmelidir.
İRADE KİMDE?
Lâkin bu hususta irade kulda değil, paradadır. Herkes parasına tasarruf etmede iradenin kendisinde olduğunu zanneder. Hâlbuki; mânevî bir şekilde, para, menşeine göre akış gösterir.
Şöyle ki;
•Eğer kazanç helâlden ise, görülür ki; hayra, infâka, kulun âhiretine faydalı yerlere doğru sarf edilir.
•Eğer kazanç haram ise, o para; isrâfa, lükse, dünyevî lüzumsuz yerlere akıp gider.
•Eğer kazanç karışık ise, bir kısmı hayra, bir kısmı diğer tarafa sevk olunur.
Dolayısıyla;
Kazancının mânevî durumunu görmek isteyen, parasının nereye gittiğine bakmalıdır.
Bu da infâk ehli olabilmek için, önce helâlinden kazanmaya titizlik göstermek gerektiğini bildiren bir hakikattir. Zaten haramdan kazanılan mal, infâk edilse de sevap hâsıl etmez.
Cenâb-ı Hak, rızık husûsunda ehl-i kanaat olmayı nasîb eylesin. Takdîre râzı kulları cümlesine ilhâk eylesin.
Rabbimiz; bizlere lutfettiği maddî ve mânevî rızıklardan, infâk edebilmemizi de nasîb buyursun. Sevdiklerinden infâk ederek, hayrın kemâline nâil olabilen bahtiyarlar zümresine dâhil eylesin!
Âmîn!..