Esas Mekân; ÂHİRET YURDU
B. Cahit ÖZDEMİR bcahit@hotmail.com

Eşref-i mahlûkat olarak en güzel kıvamda yaratılan insan; rûhun unsurları olan akıl, irade, vicdan ve şuur gibi lütuflarla, kendisine tevdî buyurulan hilâfet gibi fevkalâde ulvî bir vazifeyi îfâ edebilecek ayarda yaratılmıştır. Allah Teâlâ sonsuz rahmeti mûcibince; ayrıca, ilâhî değerler manzûmesi olan kitap ve onu tâlim edecek rehberler de lutfetmiştir. Bu münasebetle; hesap gününde insanın kendisine bir mazeret vehmetmemesi için, sonsuz seviyede imkân ve kolaylıklar ihsan buyurulmuştur. Ancak hikmetine binâen; bir imtihan sahnesi mahiyetindeki dünya, istikametini tutturan veya şaşıran insanlarla beraber var olagelmiştir.
Dünyadaki farklı yönleri gösteren pek çok tabela arasında; insan ancak tefekkürün aydınlığında, basîret ve fîrâsetle doğru istikameti tutturabilir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu mes’ûliyet şuuru şöyle îkaz buyurulur:
“İşte bu Ben’im dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları; Allah, sakınasınız diye emretti.” (el–En‘âm, 153)
Ancak; rûhânî hâssaların değerlendirilememesi sebebiyle, bu saâdete kavuşulamayıp hüsranlara dûçâr kalındığı da bir vâkıadır. Zamanımızda; ihtiraslarını ilâh edinen güçlü devletlerin elinde, her gün biraz daha yaşanılamaz hâle gelen dünyamızın vahim manzarası, bunun en bariz bir misâlidir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de buyurulan;
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allâh’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbî olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.” (el–En‘âm, 116) ifadesi, buna da bir işaret mahiyetindedir.
Kâinattaki esrar ile alâkalı olarak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
“Biz; gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.” (el–Enbiyâ, 16)
İnsanın kendisine musahhar kılınan şu uçsuz bucaksız kâinâta baktığında; şüphesiz sırlarına vâkıf olamasa da, görebildiği kadarıyla bir hikmetler dîvânı olduğunu fark edememesi ne büyük bir gaflet olur. Ancak kâinâtı seyredip de havsalanın alamayacağı derin esrârı fark edebilmenin herkesin kârı olamadığı da bir vâkıadır. “(Bu vaziyetle alâkalı olarak) bir hak dostu şöyle der: «Bu âlem; âkiller (düşünüp ibret alan akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (ilâhî sanatın ibretle temâşâsı), ahmaklar içinse yemekle şehvetten ibârettir.»”1
Bu idrak keskinliğini Rus edip Maksim Gorki şöyle ifade eder:
“Ateist olmayı çok istedim. O zaman başıma buyruk yaşayacak, kimseye hesap vermeyecektim. Ama olmadı; çünkü, kâinattaki müthiş düzen beni inanmaya mahkûm etti. Evet; bir Allah var. Hem de erişilmez güce sahip bir Allah. Olmalı da… Yoksa adâletsiz insanlardan kim hesap soracak?..”
Ne acıdır ki; bugün dünyayı kan ve ateşe boğan sapık ruhlu cânîler, bu zihin berraklığından bile mahrum oldukları için; yürüttükleri vahşeti, kirli ihtirasları için yalan ve iftira attıkları tanrılarına isnâd ediyorlar.
Kur’ân-ı Kerim’de insan; düşebileceği vahim vaziyetler hakkında;
“And olsun Biz; cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar, hayvanlar gibi hattâ daha da aşağıdırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (el–A‘râf, 179) diye şiddetle îkaz buyurulur. Bu cümleden olarak; mesele, insan kalabilmektir.
Rus edip Tolstoy; “Acı duyan varlık, canlıdır; başkasının acısını duyan ise insandır.” der. Bu açıdan bakılınca; hemen yanı başımızda, tarihin belki de en vahşî katliâmı cereyan ederken; devletlerin ve cemiyetlerin takındıkları tavır, insanlığın keyfiyeti hakkında maalesef hiç de iyi bir kanaat nişânesi olamıyor.
Prof. Dr. Nevzat TARHAN; «Zamanımızın iki hastalığının bencillik ve rahatlık olduğunu» belirterek; “«İnsanın çıkarı en mukaddes çıkardır. İnsan tabiata hâkim olmalıdır, bunun için de her şeyi yapabiliriz.» anlayışına sıçramıştır.” tespitini yapar.2 Şüphesiz bu hastalıklarla malûl olan bir içtimâî bünyenin gündeminde, başka insanların ve varlıkların hakları asla yer bulamayacaktır.
Dünya bir imtihan sahnesi olduğuna göre, bunun bir de bedeli var demektir ki; akl-ı selîm buna hazırlanılmasını îcap ettirir. Diğer varlıklardan üstün keyfiyette, eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insan; hikmetine binâen bazı tercihlerinde serbest bırakılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de, bu hususa da şöyle işaret buyurulur:
“Ve de ki: Gerçek Rabbinizden gelendir. Artık dileyen îmân etsin, dileyen inkâr etsin. Biz zâlimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık…” (el-Kehf, 29)
Kendisine lutfedilen sonsuz nimetlerin farkında olan insan, taşıdığı ağır mes’ûliyetin de şuurundadır. Bu münasebetle, ilâhî rehberlerin kılavuzluğunda, hak yoldan asla sapmama hassâsiyetini şiâr edinmelidir. Bu titizlikle alâkalı olarak;
“Hazret-i Ömer –radıyallâhu anh-, bir gün Übey bin Kâ‘b –radıyallâhu anh-’a takvânın ne olduğunu sormuştu. Übey –radıyallâhu anh– da ona;
«–Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?» diye sordu. Hazret-i Ömer;
«–Evet, yürüdüm.» karşılığını verince de bu sefer;
«–Peki, ne yaptın?» diye sordu. Hazret-i Ömer;
«–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün dikkatimi sarf ettim.» cevabını verdi. Bunun üzerine Übey bin Kâ‘b –radıyallâhu anh-;
«–İşte takvâ budur.» dedi.” (İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 42)3
İnsanın dünyada tercih ve takip edeceği, «hak» ve «bâtıl» olarak iki yol vardır. Allah Teâlâ; sonsuz rahmeti mûcibince kullarını iki cihan saâdetine kavuşturmak için, hak yolu gösteren ilâhî kitaplar ve onu tâlim eden ilâhî rehberler göndermiştir. Bu hususa dair Kur’ân-ı Kerim’de de;
“Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.” (el–İsrâ, 81) buyurulur. Hak yolu tercih edenler, esas hayatın âhiret olduğunu kabulle buna göre bir hayat tarzıyla temâyüz ederken; bâtıla sapanlar da, hayatın dünya için olduğu kanâatiyle, buna uygun bir hayat tarzını temessül ederler. Her iki yolun mensuplarının kabulleri, inançları, düşünceleri, muhakemeleri, davranışları da birbirlerinden keskin hatlarla ayrılıp; içtimâî bünyeyi zaafa sürükleyen, buhranlara sevk eden bir âmil hâline gelebilir. Öyle ki; ülkemizde geçmişte. siyaseti baskı altında tutan vesâyet sistemi ve yapılan müdahaleler bu vehimlere dayandırılmıştır.
Âhireti unutmak, sadece dünya için yaşamak; tıpkı vahşî bir ata binilmiş gibi, insanın ihtiraslarının peşinde kontrolünü kaybederek, meçhul âkıbetlere, hüsranlara dûçâr kalmasına sebep olur. Buna karşılık, âhiret kaygısı taşıyanlar ise; hesap gününü düşünerek, bütün nefsânî kasırgaların önünde, muvâzenelerini bozmadan, terbiyeli bir ata binmişçesine selâmete çıkarlar. Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz; Mekke’nin fethi gününde şehre, develerinin üzerinde secde vaziyetinde, devamlı;
“Ey Allâh’ım! Hayat ancak âhiret hayatıdır!” (Buhârî, Rikāk, 1) sözlerini tekrarlayarak girdi ve bu hâlet-i rûhiye vasatında, şehir rahmete gark oldu. Dünyada o zamana kadar hiçbir savaşta, böylesine herkesin affa uğradığı bir galibiyet görülmemiştir. Bu mukaddes fetih; şanlı tarihimizde de örnek alınarak, kalplerin fethiyle tarihe rahmet asırları kazandırılmıştır.
Günümüzde batıdan esen dünyevî cereyanlar, bütün dünyayı buhranlara gömdü; ruhları, gönülleri kuruttu, zihinleri şaşırttı, ifsâd etti…
Merhum Cemil MERİÇ bu marazî ruh hâlini;
“…İzmler, idrâkimize giydirilmiş deli gömlekleri; hepsi de Avrupalı…” diye vasfediyor.
“Vâiz olarak ölüm yeter.” buyurulur. Bu düstura rağmen bir insanın, bir cenâze gördüğünde;
“–İşte hayatın sonu bu, boşa geçirme; ye, iç, gül oyna…” diyebilmesi, bu mantık sefâletinin bir nişânesidir. Hâlbuki, akl-ı selîm sahibindeki tefekkür derinliğinin, ibret alarak; “İşte hayatın sonu bu; o hâlde, âhiret saâdetini kazanmak için, âhiretin tarlası olan, sonsuz nimetleri ve imkânları barındıran dünyayı, sâlih amellerle değerlendirmeliyim.” diye ders çıkarması mümkün olur.
Kur’ân-ı Kerim’de, insan kendisi için yaratılan iki dünyanın sırrı hakkında;
“Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat âhiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler.” (el–Ankebût, 64) diye îkaz buyurulur.
Eğer, idrak bulanık değilse şu husus kolayca anlaşılır ki; âhiret için hazırlanmak, dünyadan vazgeçmek değildir. Bilâkis, âhireti kazanmak için, bu tarlayı en verimli şekilde kullanmaktır. Eğer gaye dünyayı kazanmak olursa, âhiret kaybedilir. Kur’ân-ı Kerim’de dünya tarlasını usûlüne uygun işleyip ekmenin mükâfâtı şöyle beyan buyuruluyor:
“Her kim de O’na sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak varırsa; işte onlar için en yüksek dereceler, içinden ırmaklar akan, içinde ebediyen kalacakları Adn cennetleri vardır. İşte bu, günahlardan temizlenenlerin mükâfâtıdır.”
(Tâ-Hâ, 75-76)
Dünya ve âhiretin tercihi meselesiyle alâkalı olarak Câfer-i Sâdık –kuddise sirruhû– Hazretleri; “Allah dünyaya şöyle vahyetti: «Ey dünya! Bana hizmet edene sen de hizmet et. Sana hizmet edeni de yorup yıprat.»” (Ebû Nuaym, el-Hilye, 3/194) buyurur.
Allah Teâlâ sonsuz rahmeti mûcibince, insana iki cihan saâdetine kavuşması için bütün şartları ihsan buyurduğuna göre; ona düşen bu nimeti câna minnet bilip îcâbını yerine getirmektir. Dünyanın gidişâtını görüp, esas hayatın âhiret olduğu kabulünün hem dünya hem de âhiret saâdetini kazandırdığı; fakat aksine, dünyayı esas almanın ise, hem dünya hem de âhiret hüsranına vardığını anlamak, akl-ı selîm gereğidir…
________________________
1 Osman Nûri TOPBAŞ, Yüzakı Dergisi, sa. 225.
2 Prof. Dr. Nevzat TARHAN, Altınoluk, sa. 471.
3 Osman Nûri TOPBAŞ, 40 Soru 40 Cevap, Genç Kitaplığı. (islamveihsan.com)