DİVLEK TOHUMU -4-

Harun ÖĞMÜŞ harunogmus@gmail.com

 

 

Aradan 20-25 yıl geçti. Her gelen yıl yeni hâdiselerle geldi. Mehmet de her geçen yıl büyüyerek delikanlılık çağına gelip evlenerek çoluk çocuğa karıştı. “Zaman her şeyin ilâcıdır.” denir ya, Mehmet de Vasil’den bir haber çıkmayışını ilk önce meydana gelmiş olabilecek aksiliklere yordu, sonra da onun vefâsızlığına hamletti. Üzerinden yıllar geçince; tren garında vedâ ederken asla kabullenemeyeceğini sandığı kan kardeşinden ayrılışının verdiği hicrânı, giderek unuttu. Zaten hayat koşturmacası, çoluk çocuğun meseleleri başka bir şey düşünmeye fırsat vermez olmuştu. Sonra geçim de harp yıllarına göre epeyce kolay olsa da iktisâdî buhranların, peşinden dünyada başlayan ikinci harbin, varlık vergisinin ve sâirenin yüzünden yine de hâlâ zordu. İşte bu ahval ve şerâit altında, kan kardeşi; Mehmet’in zihninde masumiyetle dolu çocukluğunun bir köşesinde gerilere düşmüş silik bir hâtıradan ibaret kalmıştı. Ancak bir gün beklenmedik bir şey, zihnindeki bu silik hâtırayı birdenbire öne çıkarıp canlandırıverdi. Bu, almış olduğu bir mektuptu. Mektup Yunanistan’dan geliyordu. Zaten zarfın üzerinde Yunanistan’ı görünce, Vasil hemen gözünün önüne geldi. Merakla zarfı açtı. İçindeki tek sayfanın bir yüzüne, Lâtin harfleriyle kısa birkaç paragraf yazılmıştı. Lâtin harfleri, Türkiye’de aşağı yukarı yirmi yıldır kullanılan harflerdi. Demek Vasil, zaten bilip kullandığı bu harflerin Türkçeye tatbikini de öğrenmişti. Mektubunda şöyle diyordu:

 

Kan kardeşim Mehmet,

 

Nasılsın, iyi misin? Umarım sen, Ahmet Ağan ve diğer aile efrâdınız iyisinizdir.

 

Kan kardeşim Mehmet,

Sözleştiğimiz gibi sana mektup yazamadım. Çünkü yerleştiğimiz yerde birçok meseleyle karşılaştık, ayrıca alışmakta da çok zorluk çektik. İşleri yoluna koyana kadar çok zaman geçti. Araya bu kadar zaman girince sana bir daha mektup yazmaya yüzüm olmadı. Sana karşı vefâsızlık ettim. Beni affet! Şimdilerde açtığımız dükkânı ben çalıştırıyorum. Çünkü babam sizlere ömür. Daha iyi uyuşuruz diye Türkiye’den mubâdil olarak gelmiş bir kızla evlendim, çoluk çocuğum oldu. İlk geldiğimiz zamanlara göre hayat şimdi biraz daha yolunda gidiyor. Sen ne yapıyorsun? Umarım sen de evlenip çoluk çocuk sahibi olmuşundur.

 

Tabiî, sen şimdi; «Bunca yıl sonra mektup yazmak nereden aklına düştü?» diyorsundur.

 

Kan kardeşim Mehmet,

Doğduğum köyü, birlikte koştuğumuz meydan ve çayırları, akan derelerin şırıltısını çok özledim. Ama en çok neyi özledim, bilir misin, kan kardeşim? Köyümüzde yetişen divleği özledim, divleği! O kesip yerken tadından parmaklarımızın yapış yapış olduğu bal gibi divleği! Cevabını gönderdiğin mektubun zarfına bir avuç divlek tohumu koyabilir misin kan kardeşim? Burada yetişir mi bilmiyorum, ama bir denemek istiyorum. Belki yetişir de bu vesileyle doğup büyüdüğüm vatanın hasretini biraz olsun dindiririm.

 

Mektubuma son verirken sana, Ahmet Ağa’na ve diğer aile efrâdına selâm ederim.

 

Kan kardeşin Vasil.

Mektup çarpıcıydı. Çok insânî bir duyguyu, vatan hasretini olanca yalınlığıyla ve müşahhas bir şekilde dile getirmekteydi. Mehmet’i ta içinden sarıp gözlerini nemlendirerek, seferberlik öncesinden başlayıp on küsûr yıl süren mutlu çocukluk yıllarına geri döndürüverdi. İçten içe cevap vererek şöyle dedi Vasil’e;

 

–Tabiî ki kan kardeşim, tabiî ki. Bir avuç divlek tohumu neymiş ki? Elbette gönderirim! Keşke imkânım olsa da bir araba divlek göndersem sana!

 

Kendisini çocukluğuna götüren bu coşkulu duygu hâli biraz durulup, hafif berrak bir mantık ile düşünmeye başladığında, o çocukluk devresinden yaşamakta olduğu şu âna kadar olup bitenler gözünün önünden geçmeye başladı: Daha Vasillerin gittiği yıl tekke ve medreseler kapatılıp 1300 yıllık hilâfet lâğvedilerek bütün İslâmların başı olarak bilinen halîfe, sülâlesiyle birlikte yurt dışına sürülmüştü. Bir sonraki yıl; gâvurluğun alâmeti olarak bilinen şapka kanunu çıkarılmış, bunun üzerine nice başkaldırmalar olmuş ve kalkan nice başlar ezilmişti. Daha sonra şerîat hükümlerine göre hazırlanmış olan Mecelle ve Hukûk
Aile Kararnâmesi
ilgā (الغاء) edilerek İsviçre medenî kanunu terceme edilip alınmıştı. Dahası bunlarla da yetinilmeyip, yazı değiştirilerek Lâtin harfleri kabul edilmiş, Arap harfleri yasaklanmıştı. Eski yazıyla yazıp çizen, hele hele Arapça ve Kur’ân okutan hocalar takibata uğruyordu. Ezan bile Türkçeye tercüme edilmiş, yıllardır o şekilde okutuluyor, Arapça okuyanlar cezalandırılıyordu. Akla hayale gelmedik bu kadar işleri yapan bir hükûmetin, buradan sürmüş olduğu biriyle böylesine samimî ifadelerle mektuplaştığını öğrenmesi hâlinde kendisine de zarar vermeyeceğinden emin olamazdı! Olup biten bunca iş içerisinde; o mektuptan hareketle, Yunan lehine casusluk yapmakla itham etmeleri bile mümkündü. Kendisinin de aslen Rum iken burada kalmak için müslüman olduğuna hükmetmeleri, bile işten değildi! Müslüman ahâlînin mübâdelede bazı Rumları bu yolla göç ettirmeyip aralarında yaşamalarını sağladıkları bilinmeyen bir şey değildi! Nitekim vaktiyle bu yolu kendileri de bir çare olarak düşünüp Vasil’e ve babası Yuhannes Emmi’ye söylememişler miydi? Ya yazdığı mektuba istinâden, kendisinin de gerçekte böyle bir Rum olduğunu düşünüp Yunanistan’a sürgün ederlerse? Göndereceği bir avuç divlek tohumu, Vasil’in bir işine yaramazdı. Ancak Mehmet ona cevap yazarsa, hiç yoktan başına bir sürü iş almış olurdu. Değer miydi bir gâvur için bu kadar tehlikeyi göze almaya? (Son)