DENİZYILDIZLARI

Melek E. AKTEMUR aktemurmelek@gmail.com

 

 

Okulların tatil olduğu, çocuk seslerinin mahalleyi çınlattığı yaz günlerinden biriydi. Ayşe Hanım; küçük bahçesinde çiçekleri ile ilgileniyordu, sararmış ve kurumuş yaprakları temizliyor, güneşin dik ışınlarından zarar görmelerini engellemek için saksıların yerini değiştiriyordu. Çiçekler de çocuklar gibi ilgi ve alâka istiyordu. Zaman zaman onlarla konuşur, yapraklarını okşar, sulama işini genellikle akşamüzeri yapardı. Yeşeren her yaprak, açmaya hazırlanan her tomurcuk, onu mutlu etmeye yeterdi. Kara toprağın içinden türlü türlü renk ve şekillerde açan çiçekler tefekkür ufkunu da süslüyordu. Küçük bahçesinde toprak ve bitkilerle uğraşmaktan büyük keyif alan Ayşe Hanım, o gün yine çiçeklerini özenle sulamaya başlamıştı. Az sonra işittiği mânâsız bir ses, onu daldığı iç âleminden çıkardı. Sesin geldiği tarafa döndüğünde; çitlerin kenarında, meraklı gözlerle kendine bakan bir erkek çocuğu gördü. Mahalledeki çocukların çoğunu bilirdi ama bu çocuğu ilk defa görüyordu. Elindeki su kabı ile çitlere doğru yanaştı;

 

“–Ne söylediğini anlamadım kimsin sen?” dedi çocuğa. Çocuk; esmer, yuvarlak yüzündeki güzel elâ gözleriyle bir şeyler anlatmaya çalıştı. El işaretlerine anlamsız sesler karıştı, çocuk konuşamıyor ve duyamıyordu. Buna rağmen iletişim kurmaya çalışması; onun kendiyle barışık, mücadeleci bir çocuk olduğunu gösteriyordu. Çocuk yüzünü çevirdiğinde, kulağındaki cihazı gördü ve yanılmadığını düşündü. Ufak tefek 10 yaşlarında, üstü başı gayet temiz ve düzgün olan bu çocuk, işitme engelliydi. Ayşe Hanım, içinde bir hüzün hissetti ama bu kısa süren bir hüzündü. Çocuğun gözlerine tekrar baktı, bu gözlerde mücadele azmi ve kararlılık vardı. Konuşarak anlaşamayacağını bilse de adını sordu çocuğa. «Dudak okumayı biliyor olmalı.» diye düşündü. Çocuk pür dikkat dudaklarına bakıyor olmasına rağmen; yine olmamış, birbirlerini anlayamamışlardı. Ellerini açarak üzgün bir şekilde; «Olmuyor, anlaşamıyoruz.» dedi Ayşe Hanım. Çaresizce sıcak bir gülümsemeyle el salladı küçük çocuğa…

 

İlerleyen günlerde sık sık görür oldu çocuğu. Bahçesinde çiçekleri ile oyalanırken, o da çitin kenarından onu izliyordu. «Sıklıkla buralarda dolaştığına bakılırsa, yakınlarda oturuyor olmalı.» diye düşündü. İletişim kurmak için can atan çocuğa baktı, anlamayacağını bile bile;

 

“–Nerede oturuyorsun sen?” diye sordu. Hiçbir şey anlamayan çocuk, ısrarcı gözlerle kendine bakıyordu. Acemice el işaretleri ile desteklediği sorusunu bir kez daha tekrarladı;

 

“–Eviniz nerede?”

 

Çok zor olsa da sonunda başarmışlardı işte, küçük çocuk anlamıştı soruyu. İkişer katlı, ufak bahçeli evlerin olduğu bu mahallede, hemen köşedeki evin alt katını göstermişti çocuk. Bu ev, senelerdir yarı inşaat hâlindeki bakımsız bir evdi. Zaman zaman oturanlar olur ama bu kısa sürerdi. Küçük bahçesinde bakımsız bir dut ve incir ağacı vardı. Dut ağacı bir hayli büyüktü ve dalları yolun kaldırımına gölgelik ediyordu. Meyvesini toplayan olmadığı için; dutlar yola ve kaldırıma dökülür, ekşimsi bir koku etrafa yayılırdı. İncir ağacı ise bahçenin tam köşesindeydi. O da güz mevsimi geldiğinde yemiş verir ama toplayan olmazdı. Kasım ayı geldiğinde; üstündeki kocaman yaprakları küskünce döker, hevesini bir dahaki güze saklardı.

 

Bu mahalledeki bahçelerin çoğu böyle bakımsızdı. Ev sahipleri ise, orta yaşı geçmiş fakat yaşlı sayılmayacak insanlardı. Her biri kendi memleketinin örf ve âdetini buralara taşımıştı. Yetişkin evlâtlarını dizlerinin dibinden ayırmak istememiş ve alt katlarına evlendirivermişlerdi. Refah seviyesinin düşük olduğu bu mahallede, insanların eğitim seviyeleri de buna paraleldi. Komşuluk münasebetleri de problemliydi. Konum olarak; yeşillikler içinde, sakin, ulaşım ve altyapı problemi olmayan güzel bir yerdi. «Yenimahalle»…

 

Yenimahalle’nin yeni konukları vardı yine. Suriyeli mültecî bir aile ve 5 çocuğu… Barınmaları için kiraladıkları bu köhne ev, onlar için belki de bir köşktü. Binlerce mültecî, savaş ve zulümden kaçarken hayatlarını kaybetmişti. Onlar şanslılardandı. Sığınacak bir ülke ve başlarını sokacak bir ev bulmuşlardı.

 

İşte, Ayşe Hanım’ın bahçesine gelen küçük erkek çocuk, bu ailenin en büyük çocuğu Eymen’di. Yine bir gün sabah saatlerinde ellerinde elif cüzleriyle görmüştü onları Ayşe Hanım; Eymen’in yanında, ona çok benzeyen, siyah kıvırcık saçlı, 7-8 yaşlarında görünen, ufacık tefecik bir kız çocuğu vardı. Yine Tarzanca diyalog kurmaya çalıştılar Eymen’le. Ayşe Hanım, Eymen’in işaretlerinin anlaşılır olduğunu fark etti. Önceleri pek anlamıyordu ama artık ne demek istediğini anlayabiliyordu. Eymen’in yanındaki sevimli ve uyanık kız, kardeşiydi. O da ağabeyiyle aynı kaderi paylaşıyordu. Adı «Samar» olan bu -cin gibi uyanık- kız da konuşma ve işitme engelliydi. Eymen; işitme cihazı kullandığı için, az da olsa duyuyordu. Ama Samar’da işitme cihazı yoktu, buna rağmen otokontrol sistemi çok iyiydi. Elindeki elif-bâyı açarak ona doğru uzattı. İki işitme engelli kardeş, duyamasa da konuşamasa da yaz Kur’ân kursuna gidiyordu.

 

Ayşe Hanım çocukların arkasından; «Vatanından uzak bir ülkede mültecî olmak, çocuk mültecî olmak nasıl bir duygudur?» diye düşündü. «Zor olmalı hem de çok zor…» diyerek başını esefle iki yana salladı. Hangi ülkenin vatandaşı olursa olsun, çocuklar masumdu.

 

Yaz tatili bitmiş, okullar açılmıştı artık. Sonbahar, gelişini yavaştan hissettirmeye başlamıştı. Güneş, ışınlarını daha mûtedil gönderir olmuştu yeryüzüne. Hazan mevsiminin hüznü her yerde hissediliyordu artık. Hüznü dağıtan tek şey ise, okula gidip gelen çocukların neşeli sesleriydi. Anneler ve çocuklar için hareketli ve yoğun bir okul dönemi başlamıştı yine.

 

Ayşe Hanım’ın çocukları yetişkindi artık. Zamanında o da çok yoğun dönemler geçirmişti. Şimdi çocukları il dışındaki üniversitelerde okuyorlardı. Eşi Cemal Bey, emekli olalı 3 sene olmuştu ama evde sıkıldığı için kendine yeni bir iş bulmuştu. Ayşe Hanım; evde yalnız kaldığından, kendini geliştirecek faaliyetlere yönelmişti, kitap okumayı seviyordu. Bunun yanı sıra sosyal yardımlaşma konusunda elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bunun için eşi Cemal Bey’den de destek görüyordu.

 

Yenimahalle çocukları okula başladığı için, Eymen ve Samar ortada kalmışlardı. İkisi de okul çocuklarına gıpta ile bakıyor ve içten içe üzülüyorlardı. Üstelik onlar okula hiç gidememişlerdi, engelli oldukları için her okula da kabul edilmezlerdi. Aileleri ise bu konuda, dil bilmedikleri için çekingen davranıyordu. Ayşe Hanım, bu iki çocuğun eğitim ve öğretim görmesi ve topluma kazandırılması gerektiğini düşünüyordu.

 

Bu konuyu eşi Cemal Bey ile paylaşarak ondan yardım istediğini belirtti, ne yapılabilirdi?.. Ertesi gün ilk iş olarak internetten en yakın bir işitme engelliler okulunu araştıracaktı. Okullar açılalı iki hafta olmuştu ama bu fazla bir zaman sayılmazdı. Yaptığı kısa bir araştırmadan sonra, işitme engelliler okulu ile irtibata geçmişti bile. Yalnız bir problem vardı; «Mültecî çocuk olmaları sebebiyle, resmî kimlikleri olmadığı için kayıtta problem çıkabilir.» denilmişti. Yine de; «Çocukları bir görelim.» diye eklemişlerdi.

 

Ayşe Hanım sevinmekle sevinememek arası bir duyguya kapılmıştı ama başladığı bu işi hayırlısıyla bitirmek istiyordu. Sahile vuran denizyıldızlarından sadece ikisinin hayatının değişmesine aracılık etmekti niyeti.

 

Bu haberi Eymen ve Samar’ın ailesiyle de görüşmek gerekirdi. Kısa bir süre yürüdükten sonra, mültecî ailenin ikāmet ettiği evin önündeydi. Minik Samar, elinde bir süpürgeyle dökülen yaprakları süpürüyordu. «Ne güzel!» diye düşündü. «Kendini oyalayacak bir iş bulmuş.» Zaten mahalledeki kadınlar da küçük kızın bu yönünü anlatıp durmuyorlar mıydı?

 

Arkası dönük olduğu için onu görmedi Samar. “Samar!” diye seslendi. Hiçbir tepki yoktu, yavaşça omzuna dokundu. Küçük kız hemen döndü, gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Sanki söyleyeceklerini sezmiş gibiydi. Koşup kapıyı çaldı hemen, anne kapıyı araladığında Ayşe Hanım selâm verdi. Anne Türkçeyi hiç bilmiyordu, buna rağmen ümitsizliğe kapılmadı; “Bilmiyor ben, koca biliyor!” deyip eşini aradı ve telefonu uzattı. Telefonun diğer tarafındaki erkek, anlaşabilecek kadar Türkçe konuşabiliyordu. Ayşe Hanım kendini tanıttı ve eve geldiğinde eşi Cemal Bey ile görüşmesini söyledi.

 

Tır şoförlüğü yapan baba; evine geldiği akşam, Cemal Bey ile görüşmeye gelmişti. Cemal Bey Arapça biliyordu, fakat bu konuşma Arapçası değildi. Yarı Arapça yarı Türkçe konuşarak, Eymen ve Samar’ı işitme engelliler okuluna göndermek istediklerini anlattı. Baba bunu duyunca çok sevinmiş ve duâlar etmeye başlamıştı. “Allah râzı olsun!” duâsını tekrarlayıp duruyordu.

 

Eymen’in heyecanı görülmeye değerdi. Her gün evin önüne geliyor, okula ne zaman gideceğini soruyordu. Ayşe Hanım da iki çocuğu okula götürüp, kabul edilmelerini heyecan ve merakla bekliyordu. Elini kaldırarak iki parmağını gösterdi ve iki elini birleştirerek sağ kulağına yaslarken başını da sağa eğdi. Evet evet, olmuştu işte, bu defa kolay anlatmıştı. İki gün sonra okula gideceğini öğrenen Eymen, saf bir mutlulukla sekerek evlerinin yolunu tuttu. Ertesi gün yine geldi, öbür gün yine…

 

Samar evde annesine yardımcı oluyordu. Annenin 3 yaşında felçli bir erkek çocuğu daha vardı. Onun da işi zor görünüyordu. Eğitimsiz bir kadındı ama beş çocuğa gayet iyi bakıyor, evi ile ilgileniyordu. Başka ne yapabilirdi ki gurbet ellerde. Bu hâliyle görenlerde olumlu bir intibâ bırakmaktaydı. Hâlbuki o; Eymen, Samar ve Abdullâh’ın üvey annesiydi. Ayşe Hanım bunu öğrendiğinde kalbinde ince bir sızı hissetmişti.

 

İki çocuğun yatılı bir okula gitmesinin, anne için de iyi olacağı kanaatine vardı. Allah’tan, bu işin hayırla sonuçlanmasını niyaz etti.

 

Beklenen gün gelip çatmıştı işte. Çocuklara sabah saat 10’da gideceklerini söylemişti ama onlar 8’de kapıya dayanmıştı bile. Anne onları tertemiz giydirmiş, saçlar taranmış, kokular sürülmüştü. Cemal Bey arabayı çalıştırdığında; arka koltukta oturan iki çocuğun, neşe içinde kıpırdamaları aileyi çok duygulandırmıştı. Yola çıktıktan kısa bir süre sonra Eymen, Ayşe Hanım’ın omuzuna dokunarak yolun yakınlarında görünen okulları işaret ederek; «Orası mı?» diye durmadan soruyordu.

 

İşitme engelliler okulu, yemyeşil bir yamaçtaydı. Okula vardıklarında, öğretmen ve idareciler tarafından gayet sıcak karşılandılar. Eymen ve Samar biraz ürkeklik ve tedirginlik yaşasalar da, kısa süre sonra ortama ayak uydurdular. Okulda bulunanlar; Ayşe Hanım’ı, çocukların annesi sanmıştı. İdârî müdîre hanım eşliğinde; sınıfları, yatakhâneyi, yemekhâneyi gezdiler. Eymen ve Samar’ın en çok ilgisini çeken yer, ders görülen sınıflardı. Bir ara sınıf köşesindeki panoda asılı Türk bayrağını gören Samar, ısrarla bayrağı istedi. Müdîre hanım onu kırmadı ve bayrağı verdi. Çok mutlu olmuştu Samar. Eymen biraz tedirgindi, ilk defa bir okula gelmenin onda nasıl hisler uyandırdığını tahmin edebiliyordu Ayşe Hanım.

 

Cemal Bey idârî bölümde kalmış, kayıt işleriyle ilgilenmişti. Bir problem çıkmadan bu işi de halletmiş olmanın verdiği huzurla; okuldan ayrılmak isteyen aile, müdür beyin ısrarla öğle yemeğine kalmalarını istemesi üzerine orada kaldılar. Her biri sessiz bir dünya olan çocuklarla beraber yemek yediler.

 

Artık ayrılık vakti gelmişti. Eymen ve Samar’la kucaklaşarak ayrıldılar. Arabaya bindiklerinde kendilerini çok mutlu ve huzurlu hissettiler. Denizyıldızlarını olması gereken yere bırakmışlardı. Otomobilleri sanki kanatlanmış gibiydi. Göz açıp kapayıncaya dek evlerine ulaşmışlardı. Aile; Eymen ve Samar’ın hayatlarını idâme ettirecek bilgi ve beceriye ulaşacaklarına bir kez daha inandı ve hayatlarının kurtarılmasını bekleyen nice «denizyıldızları» olduğunu düşündü…