ÇİFTE STANDARTLAR DÜNYASI
H. Kübra ERGİN hkubraergin571@gmail.com

İsviçreli bir araştırma kuruluşu, dünyaca ünlü bir bebek maması firmasının; Asya, Afrika ve Lâtin Amerika’da satılan ürünlerinden örnekleri lâboratuvara gönderip inceletiyor. Aynı markanın; Avrupa ülkelerinde satılan ürünlerinde şeker ilâvesi bulunmazken, bu üçüncü dünya ülkelerinde satılan ürünlerde hayli yüksek oranda şeker bulunuyor.
Bu firma, boykot listelerinde sıkça ismine rastladığımız Nestle firması. Bütün dünyada formül mama adıyla satılan, güya anne sütüne eş değer olduğu iddia edilen bebek mamalarının, çoğu zaman en büyük üreticisi. Daha önce de bu firmaya; anneleri bebeklerini emzirmek yerine, gereksiz yere ticârî mamalarla beslemeye teşvik ettiği suçlamasında bulunulmuştu. Bilhassa yoksul ülkelerde; annelerin, çocuklarını bu pahalı mamayla beslemek için kendi boğazlarından kestikleri, iyi beslenemedikleri için sütlerinin kesildiği, hâlbuki hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamayacağı yönünde haberler yapılmıştı. Bahsi geçen firma yöneticilerinin; gelişmiş ülkelerde doğum hızı düştüğü için, ürünlerini fakir ülkelerde pazarlamayı tercih ettikleri de yine bu konu çerçevesinde konuşulmaktaydı. Bu son araştırma; bahsi geçen firmanın, üstelik bebekler arasında, çifte standart uyguladığını da ortaya koydu.
Bu arada haberlerde rastladığımız bir başka bilgi de şuydu:
Yoksul ülkelerin kadınları; bebeklerini ticârî mamalarla besleme konusunda, gelişmiş ülkelerin kadınlarına özenmekteymişler. Hâlbuki gelişmiş ülkelerde; şuurlu anneler, artık daha fazla oranla bebeklerini kendileri emziriyormuş. Yoksul, eğitimsiz ve özentili anneler; boşu boşuna yavrularına, yüksek kalorili, düşük kaliteli mamalar veriyormuş.
Anlaşılan bu İsrail destekçisi firmaları boykot edenler; öncelikle kendi evlâtlarının sağlığını, bu açgözlü, merhametsiz kapitalistlerin şerrinden muhafaza etmiş oluyorlar.
İşin üzücü tarafı; bu çifte standarttan da, İsviçreli bir araştırma şirketi sayesinde haberdar oluyoruz. Onlar da olmasa haberdar bile olmayacağız. Bu durumda; daha henüz haberdar olmadığımız kim bilir hangi çifte standartlara maruz kalıyoruz, diye düşünmek yersiz olmasa gerek.
En zengin 62 kişinin, dünyanın % 50’sine tekabül eden 3,6 milyar insanın sahip olduğundan daha fazla servete sahip olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Yukarıdaki gibi haberlerden de anlıyoruz ki; bu sadece bazı kişilerin akıllıca teşebbüslerde bulunup, zengin olması meselesi değil.
Herkesin bildiği gibi, zengin olma fırsatı bakımından ülkeler arasında eşit şartlar yok. En zengin 20 ülkenin geliri, en fakir 20 ülke gelirinin tam 46 katı daha fazla.
Son 50 yıldır bilim teknik sahasında büyük ilerlemeler kaydedilirken, bu ilerleme birçok ülkede refah seviyesinin yükselmesine tesir ederken, bazı bölgelerde fakirlik hâlen ciddî bir problem oluşturuyor. Bunun sebebi; büyüme ve gelişmeden elde edilen kârlar, toplumlar arasında adâletli bir şekilde paylaşılmıyor. Tam tersi, bölgeler arasındaki farkı daha da şiddetlendiriyor.
Servetin bu kadar adâletsiz paylaşımı; sadece fakirliğe ve ona bağlı problemlerin ortaya çıkmasına sebep olmuyor, aynı zamanda ahlâkî seviyenin düşmesine de yol açıyor.
Fakirlik sebebiyle kendini yetiştirecek fırsata sahip olmayan gençlerin çoğalması, suç oranlarının artmasına; namusuyla çalışıp hayatını sürdürmekten ümidini kesmiş, psikolojik sıkıntıları olan, bağımlı, problemli kişilerin sayısının artmasına sebep oluyor. Bu tür kişiler ve hâdiselerdeki artış, fakirliği daha da derinleştiriyor. O ülkenin kaynaklarının iyi yönde yönetilmesine ve meselelerin çözülmesine engel oluyor. Bu da yaşanan kötü durumdan kurtulmayı zorlaştırıyor.
Atalarımız; “Yoklukla yiğitlik olmaz.” demişler. Son zamanlarda; fakirliğin, zekâyı dahî etkilediği ileri sürülüyor.
Ailenin geçim durumu ile çocukların zekâ seviyesi ve zekâlarını değerlendirme biçimleri arasındaki irtibata dair araştırmalar, dikkat çekici sonuçlar ortaya koyuyor.
Meselâ; annenin bebek beklerken ve emzirirken gerekli kaliteli gıdâlarla beslenmesinden tutun, çocuğun beyin gelişiminin yüzde doksanının gerçekleştiği ilk altı yıldaki beslenme, sağlık ve eğitim fırsatlarına kadar birçok unsur, zekâ seviyesi üzerinde etkili oluyor. Anne ve bebek protein yönünden eksik beslendiği zaman; zihin ve beden gelişiminde yetersizlik olduğu, bunun da dikkat, hâfıza, konsantrasyon ve duygu yönetimi bakımından bozukluklara sebep olduğu araştırmalarla ortaya konuluyor. Yapılan testlerde; iyi beslenememiş yavruların, ilgi ve merak seviyesinin düşük olduğu ve bilmece çözme yeteneklerinin az olduğu görülüyor.
Çocuklarda erken yaşlardaki yetersiz beslenmenin; ilerideki öğrenme kabiliyetini etkilediği, geri bırakılmış ülkelerde yapılan pek çok çalışma ile gösterilmiş. Merkez sinir sisteminin gelişmesinin kritik döneminde; yani hayatın ilk 3 yılında yetersiz beslenme ile beyin fonksiyon değişiklikleri arasındaki münasebete dair birçok araştırmalar yayınlanmış.
Düşük sosyo-ekonomik seviye, aynı zamanda bağışıklığın düşmesine de yol açıyor. Sağlığa uygun olmayan şartlarda yaşamanın; tekrarlayıcı enfeksiyon hastalıklarına da yol açabildiği düşünülünce, parlak bir eğitim hayatı için elverişli şartlar sağlamayacağını görmek zor değil.
Sadece geri kalmış ülkelerde değil; ABD gibi en zengin ve müreffeh bir ülkede bile, düşük geliri sebebiyle fast food tüketen öğrencilerin akademik başarısının, emsallerine nazaran % 20 düşük olduğu gözlenmiş. Patates ve hamur işi ile beslenmek; sadece metabolik sendrom hastalıklarına değil, aynı zamanda zihnî kapasitede geriliğe de sebep oluyor.
Artık zekâ; sadece anne-babaların genetik olarak evlâtlarına aktardığı bir kapasiteden ibaret değil. Fakirliğin zedelediği ruh sağlığı, sebep olduğu ailevî sıkıntılar, öğrencilerin zekâ seviyesini düşürüyor ve ilgi sahalarını da daraltıyor.
Gelir dağılımındaki adâletsizlik; eğitim, iş ve kariyer sahasında da fırsat eşitsizliğine yol açarak, ileri yaşlara kadar hayatı etkilemeye devam ediyor. Güya liberal ekonomiler zekî ve yetenekli öğrencilere eğitim ve iş fırsatları sunmayı va‘dediyor ama fırsat eşitliği çoğu zaman lâfta kalıyor. Amerika ve İngiltere gibi gelişmiş batı ülkelerinde, müesseseleri ve firmaları yöneten kadrolara bakıldığında, çoğunun seçkin sınıfa mensup olduğu görülmektedir. Yine bu ülkelerde; prestijli mesleklerde ve devletin üst kademelerinde vazife yapanların büyük çoğunluğu, zenginlerin tercih ettiği özel okul ve üniversitelerde eğitim görme şansına sahip olan, azınlık bir gruptan oluşuyor. Vitrine konulan birkaç istisnâ, göz boyamaktan öte bir anlam taşımıyor. Esasen demokrasi de lâfta kalıyor. Siyâsî gündemler halkı oyalarken; asıl önemli kararlar, seçkinler tarafından oluşturulan komisyonlarda, lobi faaliyetleri ile veriliyor. Ülke yönetiminde belirleyici rol oynayanlar, her zaman aynı seçkinler kulübüne mensup kişiler oluyor.
Sosyal hukuk devleti olmanın bir gereği olarak kabul edilen eğitim fırsatları; global ekonomik düzenin şartları, gençleri acımasız bir yarışa sokuyor. Ancak bu yarışmanın kazananı aslında çoktan ilân edilmiş oluyor.
Geçim zorlukları sadece çocuk ve gençlerin değil, yetişkinlerin de zekâsını menfî yönde etkiliyor. Yapılan araştırmalar; yoksulluğun yalnızca sofraları değil, zihni de aç bıraktığına işaret ediyor. Hindistan’da çiftçiler üzerinde yapılan bir araştırma; geçim sıkıntısının beyin üzerindeki etkisini net bir şekilde ortaya koyuyor. Hasat öncesinde nakit bakımından sıkışıklık yaşayan çiftçiler, zihin konsantrasyonu isteyen testlerde, belirgin şekilde düşük performans sergiliyorlar. Ancak hasat sonrası ceplerine para girince, aynı testlerde başarı yeniden yükseliyor. Yani aynı kişi, farklı ekonomik şartlarda iki farklı beyinle dolaşıyor.
Günlük ihtiyaçlarını gidermenin derdine düşen insan; geleceğe dair plân yapmayı, yeni ihtimaller düşünmeyi bir yana bırakıyor; günü kurtarma derdine kilitleniyor.
Zaten ülkesinin imkânları; ona yüksek teknoloji geliştirebileceği bir altyapı sunmuyorsa, gencin üstün zekâsı parıltı saçacak bir ortam bulamıyor. Herkes biliyor ki; gelişmiş ülkeler bile yüksek teknoloji geliştirmek için, güçlerini birleştiriyorlar.
Bugün sivil alanda kullandığımız birçok teknoloji; ilk olarak büyük ülkelerin, orduları için üniversitelere sipariş ettiği ve çok büyük yatırımlarla kurulmuş teknoloji vadilerinde keşfedildi.
Teknoloji hızla ilerliyor ve ilerledikçe gelir dağılımı adâletsizliğini daha da derinleştiriyor. Teknoloji alanındaki gelişmeler, insan emeğine ihtiyacı her geçen gün azaltıyor. Her alanda makineleşme ve otomasyon neticesinde; önceden vasıfsız işçilerin yaptığı işleri robotların yapmaya başlaması, vasıfsız işçilere olan talebi azaltıyor. Bu durum; gelişmiş ülkelerdeki düşük gelir grubunun dahî gelirlerinde azalmaya yol açıyor.
Bir şehir ahâlîsi kadar elektrik ve su tüketen yapay zekâ, bu gidişle zeki ve kabiliyetli insana bile ihtiyaç bırakmayacak gibi görünüyor. Bu gelişmelerin sonucunda sermaye sahipleri; daha az istihdam sağlayarak daha çok kâr elde ederken, yığınla insanın hayatını nasıl kazanacağı bilinmiyor.
Elbette demokratik bir düzende; hükûmetlerin halkın oyunu alabilmek için, yüksek gelire sahip olanlara daha yüksek oranda vergi koyarak dengelemesi beklenebilir. Ama sermayenin «vergi cenneti» nâmıyla anılan bölgelere kaçması engellenemiyor.
Vergi cennetlerinde bulunan para miktarı, 2000 yılından itibaren neredeyse dört kat artış göstermiş. Bir araştırma kuruluşunun, dünyadaki en büyük 100 şirketin de içinde bulunduğu 200 şirketle yapmış olduğu bir araştırmaya göre; her 10 şirketten 9’unun vergi cennetlerinde, en az bir şubesi olduğu sonucuna varılmış. Ayrıca, uluslararası şirketlerin vergi cennetlerine kaçırmış oldukları paraların; gelişmekte olan ülkeleri, yıllık 100 milyar dolar civarında bir zarara uğrattığı da belirtilmiş.
Peki bu gidişâta; «Dur!» demek mümkün mü? Çocuklarımızı bekleyen bu geleceği değiştirmek imkânsız mı?
Gerçi fiziğin metafiziği yendiği mânevî gerçekler de var. Göçebe kavimlerin şehirli müreffehleri devirdiği sosyolojik hakikatler de var. Mevlâ görelim neyler! Neylerse güzel eyler!..
Baştaki habere dönersek; bebeklerin mamalarında bile çifte standart uygulayacak kadar acımasız bu şirketlerle, boykot başta olmak üzere her usûlle devamlı mücadele etmemiz, gelecek nesillere karşı başta gelen sorumluluğumuzdur.