ÜVEYSÎLİK ve TEHLİKELERİ Bir kimsenin zâhiren…

YAZAR : Prof. Dr. Necdet TOSUN ntosun@hotmail.com

Üveysîlik, bir kimsenin zâhiren görmediği kişi veya kişilerden rüya gibi yollarla mânevî eğitim alması ve bu yolla oluşan tarîkat anlamında bir tasavvuf terimidir.

Hazret-i Peygamber -sallâllâ­hu­ aleyhi ve sellem- zamanında Yemen’de yaşayıp müslüman olan, fakat İslâm Peygamberi ile bizzat görüşemeyen Üveys el-Karanî’nin (Türkçede Veysel Karanî) rüya veya başka mânevî yollarla Efendimiz -sal­lâl­lâ­hu aleyhi ve sellem- ile görüşüp eğitim aldığı kabul edildiği için sonraki asırlarda bu yolla eğitim ve feyz alan kişilere Üveysî, bu metoda da Üveysîlik denmiştir.

Üveysî kavramı dört grup için kullanılır. Bunlar Hazret-i Peygamber’den, Üveys el-Karanî’den, Hızır -aleyhisselâm-’dan veya herhangi bir şeyhten rûhânî yolla eğitim alan kişilerdir.

Tasavvuf tarihinde Üveysî olduğu söylenen ilk mutasavvıf İbrahim bin Edhem’dir. (ö. 166/782) Onun Hızır -aleyhisselâm-’dan veya Üveys el-Karanî’nin rûhâniyetinden feyz aldığı söylenir. Yine ilk dönem sûfîlerinden Bâyezîd-i Bistâmî’nin Câfer es-Sâdık’tan, Ebu’l-Hasan Harakānî’nin de Bâyezîd-i Bistâmî’den Üveysî yolla eğitim aldığı kabul edilir. Bunların dışında Üveysî olduğu kaydedilen çok sayıda mutasavvıf vardır. Meselâ Bahâeddin Nakşbend’in, Abdülhâlık Gucdüvânî ve Hakîm Tirmizî’den bu yolla eğitim aldığı ifade edilir.

Vefat etmiş olan velîlerin rûhâniyetinden Üveysî metodla rüyada feyz ve eğitim alan sûfîlerden birçoğunun, ayrıca yaşayan bir mürşîdinin de olduğu görülmektedir. Bazı sûfîlere göre bu daha güvenilir bir yoldur. Zira rüyasında bir velîyi görüp ondan bazı bilgiler alan kişi bunun sâdık bir rüya mı, yoksa bir aldatmaca mı olduğunu anlamakta zorlanabilir. Yaşayan rehberine danışmak ve rüyasında aldığı bilgilerin dînin kurallarına ve tasavvufun ilkelerine uyup uymadığını test etmek gibi yollarla onun sıhhati hakkında fikir sahibi olabilir. Danışacak bir rehberi olmayan kişiler ise yanlış fikirlere sapabilirler. Şeytan veya cin bir insanın rüyasına girip; “Ben Abdülkādir Geylânî’yim!” veya; “Ben Hızır’ım!”, “Ben Üveys el-Karanî’yim!” diyebilir. Böyle bir rüya ile muhatap olan kişinin yaşayan bir şeyhi varsa ona danışıp bu rüyanın sâdık mı kâzib mi (doğru mu aldatıcı mı) olduğunu sorma imkânı olacaktır. Bu sebeple Üveysî yolla büyük bir zâttan eğitim almaktansa, yaşayan bir şeyhe bağlanmanın daha iyi ve risksiz olduğunu ifade etmek için Hoca Bahâeddin Nakşibend Hazretleri;

“Canlı bir kedi, ölü bir aslandan daha iyidir.” buyurmuşlardır.1

Rüyada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in görülmesi de hassas bir konudur. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“Beni rüyasında gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim kılığıma giremez!” buyurmuştur. 2

Ancak bu husus da dikkatli olunması gereken bir meseledir. Şeytan, Hazret-i Peygamber’in sûretine ve şekline giremez. Ancak başka bir şahsın şekline ve kılığına girip rüyasında bir insana;

“Ben senin peygamberinim.” derse ne olacak? Yukarıdaki hadis, sahâbîlere söylenmişti ve onlar zaten Hazret-i Peygamber’in sûretini biliyorlardı. Oysa sonraki asırlarda yaşayan insanlar onu görmedikleri için, rüyada gördükleri şahsın gerçekten peygamber olduğuna karar vermeleri zor olacaktır. Burada Hazret-i Peygamber’in hilyesini yani beden ve yüz özelliklerini anlatan hadisler kısmen yardımcı olabilir. Ayrıca rüyada görülen şahsın söyledikleri de çok önemlidir.

Sıddîk Hasan Hân Kannevcî (ö. 1890) şöyle der:

“O Hazret’i (aleyhisselâm) rüyasında gören ve O’ndan Kitap ve Sünnet ile sâbit olan şerîata aykırı bir söz veya hüküm duyan kişi, gerçekte Hazret-i Peygamber’i görmemiştir. Aksine şeytan tarafından aldatılmıştır. Şeytan kendisini peygamber gibi göstermiş ama gerçekte onun sûretine girmemiştir. Bu aldatmacaya birçok ilim ehli de kanmış ve bu sebeple din ilimlerinin bereketlerinden ve Allâh’a yakınlıktan mahrum kalmışlardır.”3

Nakşibendî meşâyıhından Abdullah Dihlevî (ö. 1824) de şöyle der:

“Rüyaların en güzeli, Allah Teâlâ’yı ve Rasûlü’nü görmektir. Ancak burada da vehim ve hayal endişesi vardır. Yani vehim, gerçek zannedilebilir. Çünkü zikir nurlarının parlaması, muhabbet ve ihlâs veya çok salevat getirmek yahut da hadis ilmiyle çok meşgul olmak gibi ameller, rüyada o Hazret (sallâllâhu aleyhi ve sellem)’in sûretinde görülebilir. Gören de Rasûlullâh’ı gördüm zanneder. Rasûlullâh’ın başka başka şekillerde görünmesinin sebebi budur. Eğer Medîne-i Münevvere’de bulunan ve O’nun hilyesini anlatanların (sahâbîlerin) bildirdiği hakikî şeklinde görürlerse, bu çok büyük bir saâdettir ve mâneviyat yolunda ilerlemeye, dinde kolaylığın artmasına sebep olur.”4

Rüyada Allah Teâlâ’nın görülmesi konusu da hassas bir meseledir. Rüyasında Allâh’ı gördüğünü veya O’nunla konuştuğunu zanneden kişi, gerçekte kiminle konuşmuştur? İslâm tarihinde kendisini Mehdî veya peygamber ilân edenlerin bir kısmı sahte rüyalarla yoldan çıkmış olabilir. Öte yandan, tasavvuf ehline göre, rüya sadece uykuya has değildir. Uykuda, uyanıkken veya uyku ile uyanıklık arasında da görülebilir ve durumuna göre vâkıa, müşâhede gibi adlar alır. Ancak bu «müşâhede»lerin de sahtelerine karşı uyanık olmak gerekir. İsmâil Hakkı Bursevî (ö. 1725) Kitâbü’n-Netîce’de özetle şöyle der:

“Bazı dervişler, şeytanı gök ile yer arasında bir sedir üzerinde görüp Hak Teâlâ zannederler ve Hak yolundan çıkarlar… Şeytan; dervişi bir yol ile bağladıktan sonra, ona doğru diye birçok yanlış ve bâtılı gösterir. Bu tehlike içinde kalan, vehim ve hayalin peşinden giden çoktur. Uyanıp doğru yola dönenler nâdirdir. Çoğu şeytanın çengelinde asılıp kalmıştır.”5

Hucvîrî’nin (ö. 465/1072) Keşfu’l-Mahcûb’da naklettiği şu rivâyet de sahte rüya ve müşâhedelere bir örnektir:

Cüneyd-i Bağdâdî’nin müridlerinden biri, kemal derecesine ulaştığına dair kendisini bir hayale kaptırmış ve;

“Benim için yalnızlık, sohbetten ve cemiyet içinde olmaktan daha iyidir.” deyip inzivâya çekilmiş ve cemaatle sohbet etmekten elini çekmişti. Gece olunca kendisine bir deve getiriyorlardı ve;

“Artık senin cennete gitmen lâzım!” diyorlardı. Adam deveye binerek yola çıkıyor, gayet güzel manzaralı bir yer görüyor, orada güzel şahıslar, lezzetli yemekler ve akarsular seyrediyordu. Seher vaktine kadar o adamı burada bırakıyorlardı. Sonra adam burada uyuyor, uyandığı zaman kendisini inzivâya çekildiği dergâhın önünde görüyordu. Bunun üzerine benlik duygusu içine yerleşti, gençlik (ve acemîlik) gururu gönlüne tesir etti ve;

“Bana şöyle oluyor (benim şöyle şöyle mânevî hâllerim var)!” diye iddialara başladı.

Sonunda onun haberini Cüneyd-i Bağdâdî’ye ulaştırdılar. Cüneyd kalktı, o adamın inzivâya çekildiği dergâha gitti. Adamı, kafası kibir ve gururla dolmuş olarak buldu. Cüneyd ona hâlinden sordu, o da her şeyi kendisine anlattı. Bunun üzerine Cüneyd -rahmetullâhi aleyh- ona;

“Bu gece oraya gittiğin zaman üç defa; «Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.» duâsını oku!” dedi.

Gece olunca adamı yine oraya götürüyorlardı. Fakat adam kalbinden Cüneyd’i red ve inkâr ediyordu. Bir süre geçtikten sonra tecrübe olsun diye üç kere; «Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.» dedi. Yanındakilerin hepsi feryat ederek oradan dağıldılar. Adam kendisini bir çöplüğün ortasında oturur vaziyette buldu. Çevresi ölmüş hayvanların kemikleriyle dolu idi. Adam hatasını anladı, tevbe etti ve arkadaşlarının sohbetine döndü.6

Netice olarak, tasavvuf tarihinde rüya yolu ile eğitim almak anlamında Üveysîlikten bahsedilmekteyse de, bunun tehlikeli ve riskli bir yol olduğu apaçık ortadadır. Bu sebeple Üveysî yolla eğitim ve feyz alan sûfîler ayrıca yaşayan bir şeyhe de bağlanma, gerektiğinde rüyalarını hayattaki şeyhine danışma ihtiyacı hissetmişlerdir. Meselâ Hoca Bahâeddin Nakşibend -kuddîse sirruhû- kendisinden bir buçuk asır önce yaşayan Abdülhâlik Gucdüvânî’nin rûhâniyetinden Üveysî yolla feyz ve eğitim almış ise de, hayatta olan Seyyid Emîr Külâl’e bağlanarak gerçek eğitimini onun yanında tamamlamıştır. Bu şekilde davranmayan kişilerden bazıları aldatıcı rüyalar sebebiyle kemâle ermediği hâlde şeyhlik iddiasında bulunmak, hattâ daha ileri gidip Mehdîlik ve peygamberlik iddia etmek gibi sapkınlıklara düşmüş, şeytan ve cinlerin maskarası olmuşlardır. İslâm tarihindeki sahte Mehdî ve sahte peygamberler; muhtemelen önce kendileri bu tür aldatıcı (şeytânî) rüyalarla yoldan çıkmış, sonra başkalarını da saptırmışlardır. Ayrıca bu tür rüyalarla şeyh olduğunu zanneden kişiler; etrafına topladıkları kişilere haddinden fazla ve kontrolsüz zikir dağıtarak, onların psikolojisini de bozabilmektedirler. Bu tür kişiler çoğu zaman kendilerine Üveysî yolla «başkalarına verilmeyen özel bilgilerin verildiğini» de iddia etmektedirler. Sonunda ümmeti ifsâd etmek için fırsat kollayan yabancı ve karanlık güçlerin maddî desteğini de alarak din adına bir «ifsad projesi» hâline dönüşebilmektedirler. Bu sebeple Üveysî olduğunu iddia eden kişi ve gruplardan sakınmak en doğru yol olacaktır.

______________________________

1 Mîr Abdülevvel, Mesmûât, Ahvâl ve Sühanân-ı Hâce Ubeydullâh-i Ahrâr (hzr. Ârif Nevşâhî), Tahran 1380 hş./2002 içinde, s. 231.

2 Buhârî, İlim, 38, Ta’bîr, 10; Müslim, Rü’yâ, 10-11.

3 Sıddîk Hasan Hân Kannevcî, Hazîretü’l-kuds, Bhopal 1297, s. 102.

4 Abdullah Dihlevî, Mekâtîb-i Şerîfe, İstanbul 1992, s. 153-154 (90. mektup).

5 İsmâil Hakkı Bursevî, Kitâbü’n-Netîce (hzr. Ali NAMLI- İmdat YAVAŞ), İstanbul: İnsan Yayınları, 1997, c. II, s. 366-367.

6 Ali b. Osman Hucvîrî, Keşfu’l-Mahcûb (nşr. Mahmud Âbidî), Tahran 1384 hş./2006, s. 498-499.