HAK NEFESLİ HALK LİSÂNI

YAZAR : Asım UÇAROK

Atalar ne güzel söylemiş:

“İnsanlar konuşa konuşa anlaşır.”

Bir lisânın kelime hazinesini, söz varlığını oluşturan mühim bir madde, kalıp sözlerdir. Kalıp sözler; o lisânı konuşan milletin örfünden, geleneğinden ve bilhassa inançlarından doğar.

Bizim dilimiz, âdeta dînimizle yoğrulmuş, onunla yeniden var olmuştur. Lisan araştırmacıları, Türkçemizde beşerî münasebetlerde kullanılan sözlerde; «Allah» lâfzının çok sayıda kalıplaşmış sözde tâc edildiğini gösteriyor.

Lâkin, her şeyiyle hızlanan dünyamızda, artık insanlar lisânı, sadece anne-babalarından ve .evreden öğrenmiyorlar. Belki de daha çok; televizyon programları, internet videoları ve reklâmlar gibi «bir yerlerde üretilmiş» metinlerden öğreniyorlar.

Batıdan tercüme edilen filmlerde, hoşlanmadığı bir şeyle karşılaşan kişi;

“Kahretsin!” diyor. Evet, batı lisânında bu hâllerde küfür ve lânet okuma kültürü hâkim. Bizim de -maalesef- sokak lisânımıza, argomuza bu yayılmış. Son zamanlarda çevrilen -sözüm ona- komedi filmlerinde sürekli galiz küfürlerle konuşulması ve bu filmlerin ülkemizde en çok seyredilen yapımlar olması, söz varlığımızı çok ciddî mânâda tehdit ediyor.

Zaten bir kültür hücumu altındayız. Metinlerini, lisandan dîni uzaklaştırmayı kendine gaye edinmiş kişilerin hazırladığı yerli film ve diziler de; âdeta bizim bin yıllık köklerimizden kopuk bir lisan ile konuşulan ve bu kalıp sözleri yayan birer vasıta olmakta.

Bugün Bosna’ya gitseniz, İslâmî bir hayatı olmayan insanların da, karşılaştığında; «Selâmün aleyküm ve aleyküm selâm» dediklerini görürsünüz. Çünkü müslümanlar böyle selâmlaşırlar ve orada, bir müslümanı Sırp’tan, Hırvat’tan ayıran en mühim ölçülerden biri bu kalıp sözlerdir.

Fakat ülkemizde dinden kasten uzaklaştırılmış bir hayat icat edilmeye çalışıldı. Bu uydurma hayatta, Allâh’ın bir ismine gönderme yapan; «Selâm» duâsı yerine; «Merhaba» deniyor. Gariptir ki, merhaba da Arapçadan aldığımız bir tabirdir, lâkin; «Hoş geldin, burada rahat içinde, güzel karşılanacaksın…» meâlinde, mekân sahibinin, misafirine söyleyeceği bir sözdür. Taleâ’l-Bedru’da geçen;

Merhaben yâ Hayra Dâ‘!

“Ey davetçi hoş geldin!”

mısraını hatırlayabiliriz…

Demek ki, harfler ve kelimeler gibi, kalıplaşmış sözlerimize ve deyimlerimize de kastetmek isteyen bir taarruz var. Bizim müdafaamız da elbette, tabiî bir şekilde kendi ifadelerimize sahip çıkmak, bize; «Güzel, doğru, mâruf, yumuşak, tesirli konuş!» diye emreden Mevlâ’mızın fermanına en güzel şekilde icâbet etmek olacaktır. Böylece hayatımızın her köşesini duâ, zikir ve tefekkür ile buluşturmuş oluruz. Bu şekilde, bu duâlı sözlerin hâlet-i rûhiyemize güzel tesirlerini de celbetmiş oluruz.

Bu kalıplardan bazılarını bizzat Rabbimiz öğretmiştir:

Bugün vefat haberi aldığımızda söylediğimiz, istircâ‘ denilen söz kalıbı Kur’ân’ın öğrettiği bir edeptir:

“O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman;

«İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn : Biz Allâh’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz» derler.” (el-Bakara, 156)

Yine «inşâallah» deme terbiyesi bizzat Kur’ân’ın tâlim ettiği bir hakikattir:

“Allâh’ın dilemesine bağlamadıkça (inşâallah «Eğer Allah dilerse…» demedikçe) hiçbir şey için; «Bunu yarın yapacağım!» deme. Bunu unuttuğun takdirde Allâh’ı an ve; «Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir» de.” (el-Kehf, 23-24; Hazret-i Musa’nın ifadelerinde bu kalıbın kullanılışına misaller verilmiştir: el-Kehf, 69; el-Kasas, 27)

Gördüğü güzellikleri Allâh’a isnâd etme, şımarmama, gözlerini nazardan, duygularını kibir ve hasetten korumanın ve rızânın ifadesi olan; «Mâşâallah!» ifadesi de, bir kıssa dâhilinde öğretilir:

“Bağına girdiğinde: Mâşâallah! Kuvvet yalnız Allâh’ındır, deseydin ya! …” (el-Kehf, 39)

Üstün kabiliyetlere, sıfatlara «Allah vergisi» dememiz de buna benzer bir kalıptır.

Kur’ân-ı Kerim, selâmlaşma hakkında da prensibi, «eşit yahut daha iyi» ölçüsüyle vermiştir:

“(Bir mü’min tarafından) bir selâmla selâmlandığınız zaman, siz ondan daha güzeli ile karşılık verin veya aynı ile mukabele edin.

(«Esselâmü aleyküm’e; ve aleykümü’sselâm ve rahmetullah» ile, «esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi»ye, «ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullâhi ve berakâtühû» ile, «es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû»ye de aynı ile karşılık verin).

Allah her şeyin hesabını görücü bulunuyor.” (en-Nisâ, 86: Ali Fikri YAVUZ meâli)

Hadislerde öğretildiği üzereaksıran kimse;

“Elhamdülillah!” der. Aksıranın hamdettiğini duyan müslüman;

“Yerhamükellah” diye karşılık verir. Bu ifade;

“Allah sana rahmetiyle muâmele etsin!” demektir. Aksıran da kendisine duâ eden müslüman kardeşine;

“Yehdînâ ve yehdîkümullah : Allah bize de size de hidayetini nasib etsin” diye karşılık verir.

Bu âyetler, sünnet-i seniyyeler ve bunlarla hemhâl olarak asırlarca istikametle yaşamış bir milletin kalbinden ve lisânından süzülen söz kalıplarımız:

Mü’min bir ailede bir çocuk dünyaya geldiğini işitince;

“Allah hayırlı uzun ömürler versin, sâlih evlât olsun, hayru’l-halef (Size duâ ettirecek, hayırlı bir gelecek nesil) olsun!” denir.

Hasta ziyaret edildiğinde;

“Allah şifâlar versin!” denir.

Çekilen ızdıraplar varsa;

“Keffâret olsun inşâallah…” denir.

Vefat eden bir mü’minin yakınlarına;

“Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun! Allah taksîrâtını affetsin…” denir, hepimizin Allâh’a kavuşacağı hatırlatılır. Yakınları;

“Cenâb-ı Hak geride kalanlara sabr-ı cemîl ihsan eylesin!” diye tesellî edilir.

Yola çıkan;

“Allâh’a ısmarladık!” der.

Uğurlayan;

“Selâmet…” diler.

Yolcu;

“Sefer duâsı”nı okur.

Yine birbirinden ayrılan iki dost;

“Allâh’a emânet!” der.

Günümüzde batı tercümeleri ve anlattığımız dinden uzaklaştırma telkinleriyle;

“Kendine iyi bak!” tarzı içi boş ifadeler yayılmaya çalışılıyor. Sevdiklerinizi, Allâh’a emânet etmek, O’na ısmarlamak nerede, kendisine kendine iyi bak, diye emretmek nerede!..

Hemen her hayırlı işe başlarken «besmele» çekilir. Efendimiz besmelesiz işin, baştan kopuk olduğunu ifade etmiştir.

Bu kalıplaşmış sözler; sadece beşerî münasebetlerde, kibarlık ve nezâket için söylenen sözlerden ibaret değildir. Ecdâdımız da öfkelenir, kızar, infiâl göstermek istediği anlar olurdu. Onlar o anlarda, bedduâ, küfür ve lânet sözleri yerine yine en hayırlı telkinleri ifade ettiler:

Özü âyet olan;

“İnnallâhe maassâbirîn!..” dediler. Yani;

“Allah sabredenlerle beraberdir! Yâ Rabbî, beni sabırdan ayırma!” diye niyaz ettiler.

“Fesübhânallah!” dediler. Bu söz şaşkınlık da ifade eder.

“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh!..” dediler. Bazen kısaca; “Lâ havle!” çektiler. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği güç ve kuvveti, yanlış bir yerde kullanmaktan kaçınmayı kendilerine telkin ettiler. Karşısındaki bir hadsizlik yapıyorsa;

“Ben sabretsem dahî, Cenâb-ı Hak bu yanlışını, bu dünyada yahut âhirette sana soracaktır, haberin olsun!” îkazında bulundular.

Lisan her türlü duyguya tercüman olur. Bizim duâlarla bezenmiş kalıp sözlerimizde bu zenginlik bol bol görülür. Meselâ bir insan bir başkasının, düşüncesizliğini görse, onu tahkir edecek sözler yerine;

“Allah akıl fikir versin!” der. Birine ısrar ederken yahut bir yanlıştan döndürmeye çalışırken;

“Allah aşkına!” der. “Allah rızâsı için!” der. Çünkü bir mü’minin en mukaddes değeri, Allah aşkı ve rızâsıdır.

Sözünü kuvvetlendirmek için yeminler her lisanda vardır. İslâm terbiyesi, Allah’tan başka bir varlığa yemin etmemeyi bize öğretmiştir. Bu sebeple;

“Vallâhi billâhi tallâhi!” diye yemin ederiz. Tabiî yemin etmek tehlikeli bir iştir. Çünkü Allâh’ı şahit tutmaktır. Yalan yanlış, gelişi güzel yemin etmemek gerekir.

“Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır.” diye bir rivâyet vardır. Bu sebeple insanlar, konuşurken bir belâ yahut kötülüğü zikretmekten kaçınırlar. Zikretmek zorunda kalırlarsa da;

“Allah muhafaza!”, “Hafizanallah”, “Allâh’ım sen koru!”, “Allah esirgesin!”, “Allah göstermesin!” gibi ifadelerle beraber söylerler.

Bazen muhatabı zikredilen şeyden istisnâ etmek için söylenen; “Üzerinize afiyet, ben biraz hastayım.”, “Sizden iyi olmasın, bir dostum var.” gibi ifadeler de böyledir.

“Maâzallah!”, “Neûzü billâh!” gibi ifadeler de, lâfzî mânâlarının yanında; kişinin anlattığı şeyden sakınmak ve Allâh’a sığınmak isteğini ifade eder.

Evet, bu kalıp sözlerin bazıları hakikî / lafzî mânâları dışında da mânâlar kazanmışlardır. Meselâ; «Estağfirullah» sözü, «Allah’tan bağışlanmamı diliyorum.» demektir. Türkçemizde ise, muhatabınızın size karşı bir övgüsüne, iltifatına karşı, tevâzu ifadesi olarak kullanılır. Meselâ biri sizi;

“–Çok kıymetli şöyle şöyle mükemmel bir kardeşimiz…” diye tanıttı. Siz;

“–Estağfirullah elimizden geleni pür kusur yapmaya gayret ediyoruz.” dersiniz.

Bunun yanında, muhatabınız -büyük ihtimalle tevâzu için- kendi kendisini kötülerse de, bu sözle onu tenzih edersiniz.

“–Biz bu mevzuda sizin elinize su dökemeyiz efendim!..”

“–Estağfirullah canım, olur mu, biz sizden öğreniyoruz…”

Ümit ve tevekkülü ifade etmek için, bilhassa harekete geçilen teşebbüs anlarında;

“Allah kerim!”, “Allah büyüktür!” deriz.

Çaresizlik ânında ise;

“Allâh’ım Sen büyüksün!” diye O’na ilticâ ederiz.

Bilhassa zafer ümidi için;

“Allah bizimledir!” deriz. Zor zamanlardan geçen kişilere duâmız;

“Allah yâr ve yardımcın olsun.

Mevlâ muînin olsun!” şeklindedir.

Şüphe ifadesi için;

“Allah bilir!” kullanılır. “Allah bilir bizim oğlan şimdi nerelerde dolanıyordur!” Son zamanlarda bu kalıp; «Kim bilir?» kalıbına mağlûp olmaya başladı.

Kendi sözüne itimat edilmediğini hissettiğinde ise insan;

“Allah biliyor!” kalıbıyla sözüne destek arar. Yani siz inanmasanız da Allah biliyor, diye Cenâb-ı Hakk’ın kendisine yardım edeceğini ifade etmeye çalışır. Buna benzer bir kalıp da sitem anlarında; “Neler çektiğimi bir Allah, bir de ben bilirim!” şeklindedir.

Bütün bu kalıplar, ilm-i ilâhîye ve kadere inancımızın lisânımıza ne kadar derinden tesir ettiğinin ifadeleridir. Bu kalıbın ilmî şeklini de âlimler kullanır: Bir hususta kanaatlerini söyledikten sonra not ederler:

“Vallâhu a‘lemü bi’s-savâb! : Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.”

İlmî üslûp demişken, hitap ve kitaplar; Kur’ân ve Sünnet’in izinde, besmele, hamdele ve salvele ile başlar. Allâh’ın adıyla, O’na hamd ederek ve Rasûlü’ne, âline, ashâbına ve etbâına salât ü selâm getirerek… Eserlerin mukaddimeleri ise;

“Tevfîk Allah’tandır.” «Başarı, muvaffakiyet ancak Allâh’ın izniyle gerçekleşir.» şeklinde tevâzulu bir niyaz ile biter.

“Eyvallah!” sözü kabul ve rızâ anlatır. Tersiyle de “eyvallah etmemek” şeklinde minnetsizlik ve müsbet müstağnîlik mânâsında kullanılır.

“İnşâallah!” kalıbının yukarıda bahsi geçmişti. Bu ifadeyi, söz vermeyip, ihtimalli bırakmak için kullanmak da yaygınlaşmıştır:

“–Gelecek misin?”

“–Eh inşâallah…”

Bu mânâyı bertarâf etmek için, söz vermek, kararlılık ifadesi gerektiğinde;

“Biiznillâh!”, “Allâh’ın izniyle” tabirlerini tercih ederiz:

“–Seni göndersem halleder misin?”

“–Allâh’ın izniyle yaparım! Gözünüz arkada kalmasın!”

Söz kalıpları hep duygularımızı ve tarafımızı ortaya koyar. Dînimizi ifade edeceksek;

“Elhamdülillâh müslümanım!” deriz. Sözümüzü hamd ile süslemek, tevâzunun da şartıdır. “Elhamdülillâh başardık.” gibi. Nezâket ve zarâfet kalıplarının mühim bir yekûnu, övünmeme duygusuyla alâkalı olmuştur: Büyük birine çocuklarından bahsederken;

“Ellerinizden öper, üç evlâdımız var.” demek; “Bu evin mülkiyeti size mi ait?” tarzı sualler sorulduğunda;

“Emânetçiyiz” diye bahsetmek gibi. Kanaatinden, eserinden, fikrinden bahsederken de;

“Nâçiz kanaatim…”, “Âcizâne şöyle düşündüm…” gibi ifadeler seçilir.

Bu tevâzu, insanların kendilerinden bahsederken de;

“Bendeniz, kulunuz, fakir, âciz…” gibi ifadeler seçmelerine sebebiyet vermiştir. Çünkü Efendimiz kapalı kapının ardından bile; “Ben” denilmesinden hoşlanmamıştı.

Bedduâ ne kadar istenmese de dilimizde yer bulmuştur. Bunların en masumu;

“Allâh’ından bulsun!”, “Rabbime havale ettim!” gibi sözlerdir. Bir başka çare olarak; bedduânın sonunu «vermesin», «etmesin»e çevirirler. En iyisi, dilimizi ceza, belâ okumaya hiç alıştırmamaktır. Şaşırtıcı bir davranış karşısında da;

“Allah iyiliğini versin!” dememiz böyle bir hayra çevirmedir.

Lisânımıza yerleşmiş, Cenâb-ı Hakk’ın ismiyle şereflenmiş kalıplar şiir diliyle de şöyle ifade edilmiştir:

En başta anahtar sözümüz: «Bismillâh…»

En başta ve en sonda kerimdir Allah!

«Hay»dan gelerek; «Hû!»ya gider her bir şey,

Durmak ne demektir yürüyün: «Yâ Allah!»

Seyreyleyelim âlemi, hayranlıkla;

Yazsın gözümüz her yere: «Mâşâallah!»

Hayretlere sevk etse şaşılmaz, Hallâk

Diller iki kez söylesin: «Allâh Allâh!»

Olmaz marazî öfke bu meydanlarda,

Son raddeye gelmişse: «Fesübhânallah!»

İzniyle Hudâ’nın olacaktır her şey!

Söz vermeyiz ancak deriz: «İnşâallah!»

«Allah!» deriz en mutlu güzel anlarda,

Çok kızdıran illâ dedirir: «İllâllah!»

Mâbûdumu şâhit tutarım, istense,

Gerçekleri ispat diye: «Vallah-billâh!»

Minnetlere, zilletlere yoktur lâkin,

Hak’tan ne görürsek sözümüz: «Eyvallah!»

Ismarlarız Allâh’a, vedâ eylemeyiz,

Isrârımız: «Allâh’ı seversen!»; «Lillâh!»

O’ndan geliriz, merciimiz Hak’tır Hak!

Mevlâ’ya dönen kullara: «İnnâ lillâh!..»

Mü’min kime kızsın, niye korksun Tâlî!

«Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh!»

HAYIRLARLA…

Bu güzel kalıplar, aslında çok daha zengin bir kültür mirasından elde avuçta kalanlardır. Devrimizin; «Günaydın» gibi meteorolojik bir tespite benzeyen tuhaf ve boş ifadesi yerine ecdâdımız;

“Sabâh-ı şerifleriniz hayrolsun efendim!” derlerdi.

Başlıca tebrikimiz; «Hayırlı olsun!» şeklindedir. Bir iş yerine girerken çıkarken; «Hayırlı işler…» dileriz. Hayır dilemek, derin bir mânâdır.

Çünkü hayır, bir insanın «hoş»landığı basit «iyi»liklerden üsttedir. “Nice «hoşlandığımız» şeyler hayırlı değildir. Nice hoşlanmadığımız şeyler hayırlıdır.” Bu sebeple «hayırlı günler» dilemek, «iyi günler» dilemekten bir gömlek üstündür. Çünkü bir şey, «iyi-hoş ama» hayırlı olmayabilir!

Bu sebeple, merakımızı giderirken;

“Hayrola, hayırdır?” diye söze hemen hayır duâsıyla başlarız. Yine rüya anlatana sözümüz; “Hayırlara gelsin!”dir. Belirsizliklerle dolu, endişeli bekleyişlere; “Hayırlısı…” deriz. Hattâ çok bir şey hissetmediğimiz üçüncü şahıslar hakkında da; “Hakkında hayırlısını dilerim.” demeyi fazîlet biliriz. Bu hayır dileklerinin içinde, insanları hayır işlemeye, hayratta bulunmaya da bir teşvik vardır. Cimri, bencil kişiler hakkında; “Ne hayrını gördük ki!” denir. Vefâsızlardan; «Hayırsız» diye bahsedilir.

Kalıpların içinde yan bir mânânın gizlenmesi, «helâl» kelimesinde de vardır. Tebrik ve alkış sadedinde; “Helâl olsun!” ifadesi, alkışlanacak, tebrik edilecek güzelliğin ilk şartının helâl olmak olduğunu fısıldar gibidir. Cenâze merasimindeki;

“–Haklarınızı helâl edin!” çağrısına,

“–Helâl olsun!” şeklinde icâbet etmek, helâlin gerçek mânâsıdır. Herkesin birbiri üzerinde hakları vardır ve kul haklarına Cenâb-ı Hak da prensip olarak müdahale etmez. O hâlde herkesin helâlleşmesi lâzımdır. Üzerindeki hakları helâl ettirmesi lâzımdır. Bu sebeple özür dilerken;

“Hakkını helâl et…” denir. Helâl o kadar mühimdir ki, bir insanın temizliği; «Helâl süt emmiş» diye ifade edilir.

Hayrın ve helâlin ardınca «bereket» gelir.

Günün ilk alışverişi yapıldığında; dükkân sahibi;

“Siftah senden bereket Allah’tan.” der. Siftah, «istiftah» yani «feth olunma, açılış» kelimesinden Türkçemize mâl olmuş bir kelimemizdir.

Alışverişten sonra satıcı;

“–Güle güle kullanın / Allah güzel günlerde giymeyi / kullanmayı vs. nasip etsin!” der. Müşteri de verdiği paraya niyetle;

“–Allah bereket versin.” der.

Yemek yenilen bir meclise girersek;

“–Afiyet olsun, bereketli olsun.” denilir. Sofra başındakiler hemen davet ederek;

“–Buyurun beraber olsun!” derler.

Hayrı, bereketi, her şeyi Allah’tan bildiğimiz ve O’ndan beklediğimiz için, geçmişteki bir selâmeti ifade için de Allah’tan kalıbını kullanırız:

“Allah’tan anahtarı yanıma almışım.” gibi. Yine hamd etmek, kendini övmemek, yine Cenâb-ı Hak’tan bilmek…

Ne kadar nezâket ve zarâfet göstersek biz bir şey yapamayız. O zaman hayır duâlara bırakırız sözü:

Tebessüm ettirince;

“Sen beni güldürdün Allah da seni güldürsün.”

Hâl hatırı sorulan kişiler:

“Allah hatırınızı yapsın!”

Eli öpülen yaşlılar:

“El öpenleriniz çok olsun, berhüdâr ol evlâdım!”

Su ikram edildiğinde:

“Su gibi aziz olasın!”

Yatana:

“Allah rahatlık versin!”,“Geceniz mübârek olsun!”

Globalleşen dünyada millî varlığı muhafazanın en mühim parçası lisandır. Lisan da her asırda tercümeler, adaptasyonlar ve uydurmalarla yeniden kurulan dil değil, asırların irfan mirasından süzülen bir lisan olursa millî varlığı muhafaza edebilir.

Dilini Hak’tan koparmayanlara, diline bâtıl bulaştırmayanlara ne mutlu!..