Fazîletin, Huzurun ve İki Cihan Saâdetinin Şartı: ÇİLELERE TAHAMMÜL

Yazar: Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi

MEDENİYETİMİZİN HEDEFİ

Her medeniyet, kendi insan tipini meydana getirir.

Yüce dînimiz İslâm; Kur’ân ve Sünnet medeniyetidir ki, ham insandan kâmil insan inşâ eder. Bunun en güzel misâli, asr-ı saâdettir. Çünkü câhiliyye insanından fazîletler medeniyeti tesis edilmiştir.

Asr-ı saâdetten kıyâmete kadar da bu medeniyetin yegâne muallimi Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Cenâb-ı Hak, O’nu bütün beşeriyete «üsve-i hasene» / «emsalsiz örnek şahsiyet» olarak göndermiştir. Bu itibarla ümmete nümûne kabîlinden en büyük çileler de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in başından geçmiştir. Çünkü hayat, zahmet ve rahmet dengesi içindedir.

Bundan da anlaşılmakta ki:

İmtihan dünyasının sırlarından biri de sabır, metânet ve tahammül gösterilmesi istenen fânî çileler, iptilâlar ve musîbetlerdir.

Çünkü;

Ham nefsin terbiye edilmesi bu şekilde kolaylaşır. Tıpkı ham bir demire şekil verilebilmesi için onun ateşte tavlanması gibi.

Bu zorluklara tahammülü sağlayacak yegâne iksir ise, muhabbettir.

MUHABBET

Muhabbet iki kalp arasındaki bir nevî cereyan hattıdır. Bu hat, ne kadar güçlü olursa; karşılıklı hâl ve şahsiyet transferi, in‘ikâs ve insibağ o nisbette artış gösterir.

Kalp, Allah ve Rasûlü’nün muhabbetiyle dolu olursa, işte o zaman bütün güzellikler gönlümüze akseder. Nitekim Allah ve Rasûlü sadece satırlardan okunarak değil, sadırlardaki, yani gönüllerdeki muhabbetle tanınır.

Seven, sevdiğine, muhabbeti nisbetinde hayran olur ve onu taklit eder. Zira aşk ve muhabbet, iki kalp arasındaki cereyan hattı gibidir. Sevenler, sevdiklerini hiçbir zaman gönüllerinden çıkarmaz ve dillerinden düşürmezler. Sevdiklerine canlarını ve mallarını cömertçe harcamak sûretiyle fedâkârlığın huzuru içinde yaşar ve ölürler.

Bu sebeple, Hak yolculuğu; nefsânî hayata karşı meşakkatlerle, zorluklarla ve iptilâlarla doludur.

KOLAYLIĞIN ŞARTI: ZORLUK

Ancak sabredenler için, kolaylık sırrı da bu zorluklarla beraberdir. İnşirâh Sûresi’nde buyurulur:

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ ﴿5﴾ اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۜ ﴿6﴾

“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (el-İnşirâh, 5-6)

Unutulmamalıdır ki insanı olgunlaştıran, çilelerdir.

Meselâ denizle karanın birleştiği kumsallara baktığımız zaman oradaki taşlarda görürüz ki, üzerlerinde hiçbir pürüz kalmamıştır ve granit gibi de sert ve kırılmaz hâle gelmiştir. Asırlarca dalgalar tarafından dövüle dövüle pürüzlerinden arınmış, cilâlanmış, pırıl pırıl olmuştur.

Mevlânâ Hazretleri, çilelere tahammül vesilesiyle hâsıl olan bu terakkîyi şöyle anlatır:

“Birtakım zâlimlerin gasbından kurtarabilmek için Hızır -aleyhisselâm- gemiyi deldi, sakatladı.”

“Mademki kırık olan, dökülen, perişan olan kurtuluyor, sen de acziyete bürün! (Zira bu dünyaya arz-ı endâm için değil arz-ı hâl için geldin.)

Unutma ki, kurtuluş ve selâmet mahviyettedir. Haydi, sen de benlikten, varlıktan kurtul, mahviyet içinde yaşa ve Hakk’a vâsıl ol!” (Mesnevî)

Bu sebeple en büyük çileler; başta Cenâb-ı Hakk’ın en sevgili kulları olan peygamberlerin, daha sonra da peygamber vârisi Hak dostlarının ve sâlih kulların başından geçmiştir. Bu çileler, onlara terfi-i derecat kabîlindendir.

Hazret-i Âdem, yıllarca tevbesinin kabulü için gözyaşı dökmüş; Hazret-i Yûsuf, haksız bir şekilde atıldığı kuyuda ve zindanda nice çileler çekmiş; Hazret-i Eyyûb, muhteşem varlıktan sonra yokluk, hastalık ve kayıplar ile imtihan edilmiştir.

Bütün peygamberler; ümmetlerinin çirkin hücumları, hakaretleri ve iftiralarına mâruz kalmışlardır. Kimisi çok ağır şekilde şehîd edilmiştir.

Peygamberler içinde, en geniş nimet ve imkânlara mazhar olan, Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-’dır. Onun dahî hayatında an gelmiş, iptilâlar olmuştur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Andolsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset (gibi) bırakıverdik, sonra o, yine eski hâline döndü.” (Sâd, 34)

TAHAMMÜL ÜSTÜ ÇİLELER

Bilhassa Peygamberimiz’in çektiği çileler ne kadar tahammül-fersâdır. Birkaçını zikredelim.

Peygamberimiz, ashâbına ve ümmetine karşı çok şefkatliydi. Kendi aile efrâdından daha yakındı.

Cenâb-ı Hak, O’nun bize şefkatini şöyle ifade buyurdu:

“Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki;

•Sizin hüsranınıza üzülüyor,

•Saâdetinizi cidden istiyor,

•Mü’minler için yüreği rikkatle ve merhametle çarpıyor!” (et-Tevbe, 128)

Efendimiz; ashâbına karşı bu kadar şefkatli iken, 13 sene süren Mekke devrinde, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in gözleri önünde, sahâbe efendilerimiz dövüldüler, sövüldüler, işkencelere tâbî tutuldular. Kızgın taşların üzerine yatırıldılar. Üzerlerine dev taş kütleleri konarak kemikleri kırıldı. İslâm’ın ilk şehîdesi Sümeyye Hâtun; bir ayağı bir deveye, diğer ayağı bir deveye bağlandı, parça parça edilerek katledildi.

Sabretti… Tahammül etti…

Diğer taraftan Peygamberimiz, 7 evlâdının 6’sını kendi elleriyle toprağa verdi.

Sabretti… Tahammül etti…

Diğer taraftan müşrikler, çok sevdiği amcası Hazret-i Hamza’yı; Mus‘ab bin Umeyr, Câfer bin Ebû Tâlib, Zeyd bin Hârise -radıyallâhu anhüm- gibi çok kıymetli talebelerini şehîd ettiler. Recî’de, Bi’r-i Maûne’de gözü gibi sakındığı Kur’ân talebelerini şehîd ettiler.

Sabretti… Tahammül etti…

Kendi şahsına yapılan zulümleri ise, dâimâ affetti. Mekke’nin fethinden sonra, tam bir kısas fırsatı doğmuşken O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, 20 yıldır birikmiş hesapların ve ızdırapların üzerine bir şal attı. Af îlân etti. Mekkeliler;

“‒Sen, kerem ve ihsan sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun!..” diye, Efendimiz’in fazîletini itiraf ettiler.

Fahr-i Kâinât Efendimiz; çilelere, en güzel şekilde sabır ve tahammül göstermenin, kötülüğü iyilikle savarak, kendisini öldürmeye geleni diriltmenin en güzel misallerini sergiledi.

Sahâbe-i kiram da çilelerle olgunlaşmıştır.

Mekke devri, 13 sene süren pek zorlu bir çile mevsimidir. Bilhassa Bilâl, Habbâb, Yâsir, Sümeyye -radıyallâhu anhüm- gibi fakir ve zayıf sahâbî çok ağır işkencelere tahammül ettiler. Sadece onlar değil, Hazret-i Ebûbekir gibi varlıklı sahâbîler dahî defalarca hücumlara uğramış, tartaklanmış, ölümden zor kurtulmuşlardır.

Hakaret, istihzâ, muhasara, açlık ve daha ne çileler…

Sonunda da yurtlarını, evlerini ve akrabalarını bırakarak, Medine’ye hicret etmek zorunda bırakıldılar.

Medine devrinde de çile sona ermedi. Bu sefer de münafıklar, müşrikler ve yahudiler arasında büyük sıkıntı ve meşakkatlere mâruz kaldılar. Savaşlara mecbur kaldılar, en yakınlarını kaybettiler, şehidler verdiler.

Fakat bu çilelerin neticesinde gönülleri; en güzel kıvamda olgunlaştı ve her türlü hamlıktan kurtuldu. Onlar, bilhassa tevhîd üzere akāid husûsunda her çeşit imtihandan geçtiler ve hiçbir şekilde İslâm’dan tâviz vermeyip kalb-i selîme nâil oldular. Nihayet rızâ-yı ilâhîye vâsıl oldular.

Nasıl, bir yemek pişmeden yenmez ve hazmedilmez ise; gönül de, ancak çilelerin ateşinde kemâle erişir. Dergâh-ı ilâhîde makbul bir gönül hâline gelir.

Mevlânâ Hazretleri, bu hakikatleri ne güzel ifade etmiştir:

“Ayın kapkaranlık gecelere sabretmesi onu apaydın eder. Gülün dikene sabretmesi, güle güzel bir koku verir.” (Mesnevî)

M. Es‘ad Erbilî Hazretleri ise; âşık gönüllere, bu çok zorlu çilelere tahammülü kolaylaştıran vuslat sırrını şöyle ifade eder:

“Aşk gülistânının yolunda dikenden korkulmaz! Ben her dikenin üstünden yüzlerce gonca toplarım!”

“Dervişlik bostanında ızdıraptan zevk alırım. Yastığımı dikenden yaparsam, rüyamda Gül’ü görürüm!”

Tabiat da, çilelere tahammülün nice bereketine sahnedir.

Meselâ;

Toprak, sonbahar ve kışın ağır zorluklarına tahammül eder de ancak bu şekilde bahara nâil olur. Ancak çilelerden sonra imbat nasîb olur.

TAHAMMÜL TERBİYESİ

Aslında tahammül ve sebat, nefsin arzularına karşı gösterilmektedir. Âyet-i kerîmelerde ifade buyurulduğu üzere; ham hâliyle; «İnsan; zayıf, aceleci, menfaatine düşkün, açgözlü, cimri, nankör, çok câhil ve çok zâlim» tabiata sahiptir.

Bu sebeple, sıkı bir terbiyeye muhtaçtır. Cenâb-ı Hak insana;

•Orucu emreder ki, arzularını dizginlemeyi öğrensin.

•Zekâtı ve sâir mâlî ibâdetleri emreder ki; açgözlülüğü ve cimriliği zayıflasın, merhameti artsın.

•Namazı emreder ki; Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda hiçliğini idrâk etsin, aczini bilip, Rabbine arz-ı hâlde bulunsun.

Bütün bu ibâdetlerde «devamlı» olmasını ayrıca emreder ki, sebâtı ve istikameti öğrensin. Acelecilik illetinden kurtulup, sabrı kazansın.

Zira acelecilik, insanı vuslattan alıkoyar. Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“İp, yüz kulaç olması gerekirken, bir kulaç eksik olsa, kuyudaki su kovaya nasıl dolar!” (Mesnevî)

Asgarî ne kadar gayret ve sebat gerektiğinin ölçüsü ise, Kur’ân ve Sünnet’in tayin buyurduğu farzlardır. Kişi; o seviyeye ulaşamaz ise, hedefine vâsıl olamaz.

En yumuşak fizikî varlıktan biri olan su; sebat ve devamlılık ile damladığında, en sert maddelerden olan mermeri dahî deler.

Tasavvufta, insanın seyr u sülûkü «yeniden doğması»na benzetilmiştir. Bu mânevî doğum da, fizikî ve maddî doğum gibi, ancak sancılarla hâsıl olabilir. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Kadının batnı yeni bir çocuk doğurmadıkça, kan süte dönmez.” (Mesnevî)

Bu yol çilelidir, zahmetlidir fakat neticesi rahmet doludur.

Çünkü;

Cenâb-ı Hak; samimî ve ihlâslı bir şekilde, tâlimatlarına ittibâ eden kullarına yardımda bulunur. Zorluk içindeki kolaylık tecellî eder:

“Hazret-i Meryem’in gönlünün yanışıyla; dudağı kurumuş dal, kutlu bir hurma kesildi.” (Mesnevî)

Hazret-i Meryem; İsa -aleyhisselâm-’ı dünyaya getirmek üzere, tenha bir köşeye çekilmişti. Karşılaştığı iffetsizlik itham ve iftiralarının da verdiği sancılar içerisinde, o derece acı ve elemlere tahammül ediyordu ki;

“Keşke, bundan önce (yani bu ağır itham ve iftiralara maruz kalmadan evvel) ölseydim de unutulup gitseydim!” demişti. (Bkz. Meryem, 23)

Sonunda zorlukla beraber gelen kolaylık tecellî etti ve yaslandığı kuru hurma ağacından yaş hurmalar döküldü, altından da bir su arkı vücuda geldi.

Doğum da bir tahammül bereketidir.

Bir anne, dokuz ay karnında meşakkatlerle taşıdıktan sonra, evlâdını dünyaya getirir. Annelik şerefine bu zahmetlerle erişir.

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Doğum ağrısı; gebeye göre ağrıdır, ama ana karnındaki çocuğa göre, zindandan kurtuluştur.” (Mesnevî)

Demek ki;

Allah yolunda tahammül edilmesi îcâb eden güçlüklere ve iptilâlara; neticesinde hâsıl olacak nimetler zâviyesinden bakabilirsek, onları «mübârek birer vesile» olarak telâkkî etme olgunluğu zuhûr edecektir.

Cenâb-ı Hak; «bahar ve doğum» gibi büyük ve müjdeli oluşları, böyle sabır ve tahammül vetîrelerinin sonrasında nasîb ederek, bizlere dâimâ gözümüzün önünde cereyan eden birer örnek vermiştir.

Cenâb-ı Hak; «Ol!» demekle derhâl halk etmeye kādirdir, lâkin bize sabır ve sebâtı bu misallerle tâlim ve telkin buyurmaktadır.

Çilelere tahammülün bir başka dersi de, insana fânî ile bâkîyi ayırt etme hasleti kazandırmasıdır.

Meselâ;

Oruçtaki açlık; asıl beslenmesi gerekenin bu dünyaya kurban edilecek fânî beden değil, ötelere yolculuk edecek ve yeni bir bedene kavuşacak olan ruh olduğunu öğretir.

İnfaktaki elden çıkarış; asıl kazanılması gerekenin, esas hayat olan âhiret yurdu olduğunu insana tâlim eder.

Mevlânâ Hazretleri yine tabiattan misallerle anlatır:

“Yemyeşil daldan ayrılmayacak yapraklar bitsin diye gönül, dalındaki sararmış yaprakları döker.

Tâ ötelerden yepyeni bir tat salına salına gelsin diye eski sevincin kökünü kazı!

Gam, gönülden neyi döker ve neyi sökerse karşılık olarak gerçekten de daha iyisini getirir.” (Mesnevî)

Çilelere sabır ve tebessümün, en büyük kazancı ise, ruhtaki olgunluktur.

ÇİLELERE TEBESSÜM

Hak dostları; çilelere tahammül ederken, gönülleri öyle incelir, öyle rakîk hâle gelir ki, kendilerine zulmedenleri dahî affederler. Hazret-i Mevlânâ’nın ifadesiyle;

“Kim demiş gül, dikenin himayesinde yaşar? Dikenin itibarı ancak gül sayesindedir!” (Mesnevî)

Habîb-i Neccâr ve Hallâc-ı Mansur gibi velî kullar, kendilerini taşlayanlara ve kendilerine zulmedenlere merhamet etmiş ve onlar için hayırlı temennîler içinde duâ etmişlerdir.

Hallâc’ın şu ifadesi ne kadar mânidar:

‒Allâh’ım onlar bilmiyorlar. Sen benden önce onları affeyle!

Habîb-i Neccâr da; kendini taşlayanlara kızmamış, ancak acıyarak;

“–Keşke Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrâma mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi…” (Yâsîn, 26-27) demişti.

Çünkü onlar, kendilerine birtakım eziyetlerin tevcih edilmesinin mânevî sebebini bilmektedirler. Mevlânâ Hazretleri’nin ifadesiyle;

“Madeninde birkaç geçer akçesi olan dağ, kazma yaralarıyla paramparça olur.” (Mesnevî)

Allâh’ın kullarını irşâd için, kendi varlıklarından geçmiş olan Hak dostları, bu hücumlardan incinmezler.

Bir şair ise, darb-ı meseli de hatırlatarak bu hakikati şöyle ifade etmiştir:

Makālî, ta‘n-ı câhilden ne gam erbâb-ı irfâna,
Atarlar taşı elbette dıraht-ı meyvedâr üzre…

“Ey Makālî! Câhillerin kınama ve ayıplamalarından, irfân ehli üzüntü duymamalıdır. Çünkü onlar bilirler ki:

Meyveli ağacı taşlarlar!”

Bu incinmemeyi âyette Cenâb-ı Hak şöyle ifade buyurur:

“Onlar, câhillerin sataşmalarına karşı; «Selâmâ» derler. (Mukabil sataşmaya kalkışmazlar, sadece bir tebessüm edip geçerler.)” (el-Furkān, 63)

EMEKLER ZÂYÎ OLMAZ

Sabır, tahammül ve sebâtı zayıf düşürecek en tehlikeli illet, «yeis» yani ümitsizliktir. Bilhassa insanları terbiye, eğitim ve irşad sahasında, «sabır ve tahammül» çok lüzumlu bir haslettir.

Eğitim, sabır ve sebat ister. Bir akarsuyu, karşısına çıkan yüksek bir dağın tepesine doğru tırmandırmak mümkün değildir. Ancak çevresinden dolaştırarak aktarmak mümkündür. Yol uzun ve meşakkatli görülebilir, fakat neticeyi hâsıl eder, gayeye ulaştırır.

Uzun yıllar Mahmud Sâmi Efendi Hazretleri’nin hizmetinde bulunan merhum pederim Musa Efendi Hazretleri de Anadolu’ya nice yolculuklar yaparlardı. Seyahat vasıtalarının ve yolların günümüz kadar müsait olmadığı o devirlerde, bu ziyaretler ve gayretler; hânelerinden uzak bir şekilde 20 gün sürerdi.

Anlatmışlardı:

Gittikleri bir beldede, konaklayabilecekleri bir kardeş yoktur. İslâmî hassâsiyete sahip olanı bulunamayacağından, otelde de kalmak istemezler. Bir camiye giderek, müezzin efendiden battaniye istemiş ve camide gecelemişlerdir.

Eğitim ve irşad yolundaki gayretlerde, ümitsizlikten Allâh’a sığınmalıdır. Zira Cenâb-ı Hak, gösterilen gayretleri ve samimiyeti çok iyi bilir. Bu sebeple, Hazret-i Mevlânâ; gerek ferdî eğitimde gerekse başkalarını eğitme faaliyetlerinde ümitsizlikten sakındırarak şöyle der:

“Hiç buğday ektin de arpa bittiğini gördün mü?” (Mesnevî)

Yani;

İnsan ancak gayretinin ve emeğinin karşılığını bulur. O gayret ve emekleri boşa gitmez.

“Hiçbir ayna, (geriye dönüp de) tekrar demir olmadı. Kezâ hiçbir ekmek de (geriye dönerek) varıp harmanda buğday olmadı. Kezâ hiçbir üzüm de (geriye dönüp de) koruk olmadı. Kezâ hiçbir olmuş meyve de (geriye dönüp de) yeniden turfanda hâle gelmedi.

O hâlde;

Sen de öylesine pişerek olgunlaş ki, artık bozulmaktan kurtul (ve dâimâ taze kal)!” (Mesnevî)

Bilhassa eğitimciler unutmamalıdır ki, kendileri görmese de verdikleri samimî ve şuurlu emekler asla zâyî olmaz. Belki netice vermiyor gibi görünse de, -Allâh’ın izniyle- bütün emeklerin bereketi, bir kişinin üzerinde terâküm eder ve o kişide büyük bir zuhurat nasîb olur.

Meselâ, Şeyh Edebâlî Hazretleri belki nice insanları irşâd etmek için emek vermişti. Fakat o irşâdın neticesi, Osman Gazi’de öyle bir tecellîye kavuştu ki, 620 sene İslâm’a hizmet ile ömür süren, ihtişamlı, muzaffer bir devlet nasîb oldu.

İnsan yetiştirmeye mâtuf gayretlere sarf edilecek imkân, meblâğ ve insan gücünün; asla zâyî olacak, lüzumsuz bir israf olarak görülmemesi gerektiğini ifade sadedinde şu hâdise pek ibretlidir:

BİRKAÇ KİŞİ DE OLSA KÂFÎ…

Fatih Sultan Mehmed Han, vezirleriyle bütçe müzakeresi yapıyordu. Medreseler tahsisâtına Sultan’ın ayırdığı rakam bir hayli kabarıktı. Maliye veziri; bu rakama muttalî olunca, hayretle derin bir sükûta büründü. Vezirin bu tavrını fark eden firâset ve basîret sahibi Fatih Sultan Mehmed Han;

“–Paşa! Galiba medreseler tahsisâtı için koyduğum meblâğı fazla gördünüz!..” diyerek onun düşüncesine vâkıf olduğunu hissettirince vezir mecburen;

“–Evet sultanım! Memleketin bin bir derdi varken bunlardan biri olan ilim tahsiline gereğinden çok fazla tahsisât ayırmışsınız!..” diyerek sükûtunun sebebini izhâr etti.

Bunun üzerine hem vezirini küstürmemek hem de meseleyi hâlletmek isteyen firâsetli Sultan Fatih, sakin ve iknâ edici bir üslûp ile şunları söyledi:

“–Paşa! Kendilerine imkân sağladığımız yüz talebeden kaçı yetişiyor? Aralarından üç-beş tane adam çıkıyor mu?”

Maliye veziri;

“–Evet Sultanım! Yetişiyor elbette… Ama bu kadarından ne çıkar ki?!.” dedi.

Sultan mânidar bir şekilde tebessüm etti ve;

“–Paşa! Bilir misin ki bunca ahâlîyi tenvîr edip yetiştiren de işte bu üç-beş kişidir…”

Vezir başını önüne eğdi ve gerçeği itiraf ederek;

“–Evet sultanım; bu doğrudur…” dedi.

Meseleyi basîret ve firâseti sayesinde kolayca hâlleden Fatih’in gönlü, son derece sürurla doldu ve vezire;

“–Paşa! Madem ki medreselerimizdeki her yüz talebeden üç-beş tane de olsa, ahâlîyi tenvîr edecek ciddî insan yetişebiliyor; o hâlde onların hatırına diğerlerine de bakıp gözetmeye râzı olmalıyız!..” dedi.

Tâlim, terbiye, tebliğ ve irşâd için gayret edenler de, yüzlerce kişiye ulaşsalar ve arzu ettikleri neticeyi alamasalar da, asla ye’se kapılmamalı, muvaffakiyeti Cenâb-ı Hak’tan umarak, sa‘y ü gayrete, sebât ile devam etmelidirler.

Onlar, Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tebliğ ve irşâdının ilk yıllarını düşünmelidirler. Biliyoruz ki, tâ altıncı senenin sonunda henüz müslümanların adedi, 40 civarındaydı.

Rasûlullah Efendimiz, asla bedbin olmadı. Dâimâ şevk ve iştiyakla, vazifeye devam etti.

Devrimizde de, global kültür istîlâsı, her yeri sardığı için; Kur’ân ve imam-hatip muallimleri gibi, dînî hizmet gönüllüleri, devrin menfî rüzgârları karşısında bedbinliğe düşmemeli, dâimâ tohum saçmalı, onları neşv ü nemâ bulduracak baharı, Cenâb-ı Hakk’ın takdir edeceğini unutmamalıdırlar.

Çileler çeşit çeşittir.

Kiminin derdi dünya konforu içinde yaşamaktır. Kiminin mal, evlât, makam-mevki vb. fânî endişelerdir.

Kendisini dünya menfaati için helâk edenlerin acı âkıbeti hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ ف۪ي حَرْثِه۪ۚ وَمَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَص۪يبٍ

“Kim âhiret kazancını isterse onun kazancını artırırız. Kim dünya kazancını isterse ona da onu veririz, fakat âhiretten bir nasîbi olmaz!” (eş-Şûrâ, 20)

Hazin sonun bir başka ifadesi:

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

“Çalışmıştır, boşuna!” (el-Ğâşiye, 3)

Buna mukabil;

Allah dostlarının endişe ve çileleri ise, kendilerini kıyâmette Allah Rasûlü ile beraber edecek bir ömrü yaşayabilmek, bu yolda her türlü uhrevî çileye sabır ve tahammül gösterebilmektir.

Bu çileler ise onlar için terfî-i derecât vesilesidir. Kulluk ve «mârifetullah»ta terakkî vasıtasıdır.

Hazret-i İbrahim, canıyla, malıyla ve evlâdıyla imtihan olarak, Halîlullah mertebesine nâil olmuştu. Yükseldiği o yüce makamda, karşısında nice ufuklar açılmış, ötelerden kendisine nice muhteşem tecellîler gelmiş ve o da bu tecellîler karşısında acziyete bürünerek şöyle niyâz etmiştir:

وَلَا تُخْزِن۪ي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ

“(Yâ Rabbî! İnsanların) diriltilecekleri gün beni mahcup etme!..” (Bkz. eş-Şuarâ, 87)

Demek ki ufuklar açıldıkça, en zirve peygamberler dahî, Allah Teâlâ’nın azameti karşısında âcizleşiyor, hiçliğini daha yüksek seviyede idrâk ediyor.

Fahr-i Kâinât Efendimiz’de de öyle:

Habîbullah makamına eren Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyuruyordu:

“Benim bildiğimi siz bilseydiniz, az güler çok ağlardınız… Sahrâlara dökülüp Allâh’a yüksek sesle (heyecan ve duygu derinliği içinde) yakarışta bulunurdunuz.” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)

Yine buyuruyordu:

“Ey Allâh’ım! Göz açıp kapayıncaya kadar bile beni nefsime bırakma!” (el-Câmiu’s-Sağîr, I, 58)

Ne mutlu;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi, sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin tecellîsine nâil olabilenlere!..

Cenâb-ı Hak; devrin akışından mes’ûliyet duyan; nesli kendisine zimmetli bilen; Hak yolundaki gayretlerde çile ve meşakkatlere, sabır ve tahammül ile tebessüm edebilen dergâh gönüllü Hak dostlarının hâlinden bizlere bir nasîb ihsân eylesin.

Âmîn!..