TERBİYE ve İRŞÂDIN SIRRI: MUHABBET, SABIR ve TAHAMMÜL…

YAZAR : Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi

MUHTEŞEM CENNET İÇİN…

Cenâb-ı Hak, kullarını muhteşem cennetine davet eder.

Lâkin, Rabbimiz; cennete, ancak kalb-i selîme erişmiş, mükerrem vasıflar kazanmış kullarını kabul eder.

İnsanoğlu dünyaya terbiyeye muhtaç ham bir nefs ile gelir. İmtihanın îcâbı olarak; nefse, fücur da yerleştirilmiştir, o kötülükten kurtulmak için gereken takvâ duygusu da ilhâm edilmiştir.

Merhameti sonsuz Rabbimiz; kullarının mükerrem hâle gelmesi için, onları irşâd ve terbiye edecek peygamberler ve kitaplar da göndermiştir.

Hâtemü’l-Enbiyâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den sonra bu mânevî irşad ve terbiye vazifesini, Hak dostları tevârüs etmiştir.

Bu terbiye ve irşad vazifesi en zor vazifelerdendir.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“En büyük ibtilâ, ham insanları terbiye etmektir.”

Bu çile ve ibtilâya en çok sabır ve tahammül gösterenler de peygamberlerdir. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurur:

“En çok çile çemberinden geçen peygamber benim.” (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472)

Peygamber Efendimiz’in, Kur’ân-ı Kerim’den sonraki en büyük mûcizesi de bu husustadır. Bu hakikati, İslâm hukukunun mühim sîmâlarından İmâm-ı Karâfî şöyle dile getirir:

“Allah Rasûlü’nün başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, yetiştirmiş olduğu ashâb-ı kiram Allah Rasûlü’nün nübüvvetini ispata kâfî gelirdi.”

Çünkü câhiliyye insanından asr-ı saâdet insanını yetiştirmek, ancak bir peygamberin muvaffak olabileceği bir mûcizedir.

Birbirlerinin kanını dökmekle övünen ve çölleri kan gölüne döndüren kabîlelerden müteşekkil bir topluluktan; gözü yaşlı gönül fatihleri yetiştirmek, ancak Allah Rasûlü’ne nasîb olacak bir muvaffakiyettir.

Kütüphâneye, mektebe, yazılı hemen hemen hiçbir kültüre sahip olmayan ümmî bir topluluktan; yanında Hammurabi ve Solonların çırak kaldığı hukuk dehâsı Ebû Hanîfeler yetiştirecek, isnad sisteminin kurucuları muhaddisler yetiştirecek sahâbîleri hazırlamak, ancak Allah Rasûlü’ne müyesser olmuş zirve eğitim zaferleridir.

Peygamber Efendimiz’in bu muvaffakiyetini, Fransız tarihçi Lamartine de câlib-i dikkat şekilde îtirâf etmiştir:

“Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti, insan dehâsının üç ölçüsü ise; modern tarihin en büyük şahsiyetlerini Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile kıyaslamaya kim cesaret edebilir?” (A. de Lamartine, L’histore de la Turquie)

Bu cümleyi şöyle açabiliriz:

İnsan dehâsı üç açıdan değerlendirilebilir:

1. Bu büyük zâtın hedef ve gayesi nedir?

2. Bu şahsiyet, hedefine ulaşmak için hangi vasıtalara sahiptir?

3. Bu gayretlerinin neticesinde ne hâsıl etmiştir? Gayesine ne kadar ulaşabilmiştir?

GAYESİ YÜCE

Peygamber Efendimiz’in gayesi; dünyanın akışından kendisini mes’ul görmesidir, bu vesileyle dünyanın her tarafına sahâbesini, hidâyete muhtaç gönülleri irşâd için sevk etmesidir.

O’nun gayesi, Hakk’ın rızâsıdır. Cenâb-ı Hakk’ın elçiliğini, risâletini yerine getirmektir. O; insanlığa hidâyet getirmek, onların iki dünyasını da mâmur eylemek gibi, iki cihan çapında büyük bir dâvâya sahiptir. O’nun gayesi, kalelerin değil gönüllerin fethidir; gönülleri bütün mahlûkāta bir dergâh hâline getirmesidir. O; adâleti tevzî etmek, zulmü bertaraf etmek, cemiyette kardeşliği ve fedâkârlığı gerçekleştirmek gibi çok ulvî ideallere sahiptir.

VASITASI SON DERECE MAHDUT

Vasıta ve imkânlara gelince;

Fahr-i Kâinât Efendimiz; bir yetim olarak geldiği dünyada, hem yetim hem öksüz olarak büyüdü. Peygamber olduğu kırk yaşına geldiğinde de hanımı Hazret-i Hatice’nin maddî-mânevî bir miktar desteğinden başka hiçbir şeye mâlik değildi. Kendisine îmân eden ilk sahâbîleri de ekseriyetle kimsesiz, köle ve yoksullardı. Gayesinin tahakkuku için tevzî edebileceği servetleri olmadı.

Kendisi de ashâbı da; açlıktan karınlarına taş bağlayarak, uzun seferlerde bir deveye üç kişi münâvebeli binerek, hep yokluklar içinde gayret ettiler.

Vazifeye başladıktan sonra yıllarca hiçbir jandarması, kolluk kuvveti de olmadı. Hicretten sonraki bütün gazvelerde; Huneyn hâriç, düşmanlarından sayıca az idi.

Efendimiz’in maddî vasıtalar yerine ikāme ettiği asıl vasıtası mânevî idi.

-sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tesir gücü, gönlü idi. Dâimâ bir şahsiyet ve karakter tevzî ediyordu. O’nun gönlünde; îman, muhabbet, fedâkârlık, ihlâs, vefâ, sadâkat, tevekkül ve teslîmiyet vardı.

O’nun gönlünde; cihana hidâyeti ulaştırma azmi, aşkı ve şevki vardı.

O’nun gönlünde; mü’minleri takvâya, ihlâsa, hakikî kulluğa eriştirme arzusu ve iştiyâkı vardı.

O’nun gönlünde; yorulma bilmeyen ve hizmetle dinlenen bir cehd ve gayret vardı. Bir fakirin doymasıyla kendisine açlığını unutturan, bir mühtedîden kelime-i tevhîdi duymakla, yıllarca birikmiş suçların üzerine bir şal bıraktıran bir diğergâmlık vardı.

O’nun vasıtası, şahsiyet ve karakteri idi. Güzel ahlâkı idi.

NETİCESİ ZİRVE ÜSTÜ ZİRVE!..

Bu yüksek hedef ve maddeten mahdut imkânlar içinde;

«Efendimiz’in maddî-mânevî ne hâsıl ettiği» sorulacak olursa, şu cevabı verebiliriz:

Tek başına çıktığı tevhid mücadelesinde, 23 yılda halka halka genişleyen muvaffakiyetlerle Vedâ Hutbesi’nde 120.000 ashâbına hitâb etmişti.

Arap Yarımadası’nı kâmilen îmanla fethetmiş, hemen ilk adımda; Suriye, Irak, İran ve Mısır’ın fethi için hazırlıkları tamamlamıştı. Habeşistan’a îman şerâreleri, ordularla değil hicretle ulaşmış ve Necâşî’ye kadar hidâyet yayılmıştı.

Efendimiz’i takiben, O’nun yetiştirdiği nesiller; İslâm coğrafyasını kısa bir müddet içinde, Çin’den, Semerkant’tan Kayravan’a, sonraki hamlede Hindistan’dan Endülüs’e kadar genişlettiler.

Asıl büyük mânevî fütuhat ise, inşâ edilen insan şahsiyetinde idi:

Kız evlâtlarını diri diri toprağa gömen, putlara tapan, sürekli kabîle savaşları içerisinde, hiçbir siyasî-içtimâî varlık gösteremeden tükenip gitmekte olan ümmî bir câhiliyye toplumundan; îmanlı, vicdanlı, irfanlı, merhametli, fedâkâr, mücâhid ve îman kardeşliğiyle bütünleşmiş bir fazîletler medeniyeti tesis edilmişti.

Ebûbekir Sıddîklar, Ömerü’l-Fâruklar, Ömer bin Abdülazizler, Selâhaddin Eyyûbîler, Alparslanlar, Fatihler, Yavuzlar gibi adâlet, hizmet ve cihad kahramanları yetiştiren bir netice…

Mevlânâlar, Yesevîler, Yûnuslar, Hüdâyîler, Muhyiddinler, Şâh-ı Nakşibendler, Gazâlîler ve Rabbânîler gibi mânâ ve irfan erleri yetiştiren bir netice…

HİDÂYET SIRRI

Hidâyet Allah’tandır. Ancak ham nefisleri terbiye edebilmenin gerektirdiği haslet ve meziyetleri Cenâb-ı Hak, Rasûlü’ne nasip buyurmuş ve tâlim etmişti.

Terbiye vazifesinin zorluğu şuradadır:

Ehl-i gaflet, kendisini uyandıranlara evvelâ karşı koyar. Gaflet uykusuna dalanlar; kendilerini îkaz eden kişilere, câhilce ve şuursuzca kızarlar. Peygamberimiz’e de kendi kavmi, hemşehrileri, hattâ amcası Ebû Leheb, yengesi Ümmü Cemil gibi akrabaları ağır hakaretlerde bulundular. O’na; «Yalancı!» dediler, iftiralar attılar, O’nunla alay ettiler. Lâkin Cenâb-ı Hakk’ın telkini dâimâ, sabr-ı cemîl oldu:

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.” (el-A‘râf, 199)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; sabırla, tahammülle İslâm hakikatlerini anlattı. Sergilediği şahsiyet ve güzel ahlâkı ve tebliğ ettiği Kur’ân hakikatlerinin gönülleri cezbeden müstesnâ güzelliği neticesinde, O’nun etrafında nasipli, bahtiyar gönüller toplanmaya başladı.

Sahâbe-i kiram efendilerimiz, bir anda o büyük olgunluğa erişmediler. Elbette câhiliyyeden çıkmış insanlar olarak, henüz bilmedikleri nice kusurları vardı; düzeltilmesi gereken sertlikleri, cehâletleri çoktu. Peygamber Efendimiz ise zirve bir zarâfet ve nezâket insanı olduğu hâlde, onlardan incinmedi. Sabırla adım adım onları terbiye etti.

“Ben Ahmed-i Muhtâr’ın ayağının tozuyum!” diyen Hazret-i Mevlânâ, Peygamberimiz’den öğrendiği edebi şöyle tarif eder:

“Ey müslüman! «Edep nedir?» dersen, bil ki asıl edep; edepsizlerin her işine, kabalıklarına ve kötü sözlerine sabretmekten ibarettir.”

Seriyy-i Sakatî -rahmetullâhi aleyh- de şöyle der:

“Güzel ahlâk; insanları incitmemek, kin gütmeden ve karşılık beklemeden onların eziyetlerine katlanmaktır.”

Mevlânâ muhibbi Pakistanlı mütefekkir Muhammed İkbal; ideal insanın ancak sabır ve tahammülle pişeceğine, ancak zorluklar ve tehlikeler içinde yetişeceğine dikkat çekmek üzere şöyle bir hikâye anlatır:

“Bir ceylân, diğer bir ceylâna dert yanıyordu:

«–Artık ben bu avcıların şerrinden bıktım. Zira ovalarda avcılar pusu kurmuşlar, gece-gündüz biz âhûların izinde dolaşıyorlar. Bundan sonra Kâbe’de, Harem’de yaşayacağım. Mekke’de avcıların avlanması yasaktır. Orada yatar-kalkar, orada otlarım. Artık avcı derdinden eman bulmak istiyorum. Gönlüm biraz da huzura kavuşsun!..»

Bunları dinleyen tecrübeli ve güngörmüş diğer ceylân ise dedi ki:

«–Ey akıllı dostum! Yaşamak istiyorsan tehlike içinde yaşa! Kendini dâimâ bileyi taşına vur; cevheri temiz olan kılıçtan daha keskin yaşa! Tehlike, kudreti imtihan eder.

Mekke’de yaşamak kolaydır. Fakat sen kalbini ve îmânını, zorluklar içinde test et! Yüreğini çilelerin ortasında test et! (Tehlikeler, çileler ve ibtilâlar; senin şahsiyetini, karakterini ve îmânını imtihan eder.) Cisim ve cânın nelere kādir olduğunu sana o çileler bildirir.»”

Hak dostlarının tercüman oldukları hakikati, Peygamberimiz de şöyle dile getirmiştir:

“İnsanların arasına karışıp onların ezâlarına katlanan bir müslüman, onlara karışmayıp ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 55/2507)

Çünkü İslâmiyet, gönüllere hitâb eder. Dîni kabulde ikrâh; yani zorlayarak, mecbur ederek netice almaya çalışmak men edilmiştir. Geriye metot olarak, insanların kalplerine ulaşmak, her insanda meknuz olan vicdanı ve rûhu uyandırmaya çalışmak yolları kalmaktadır. Bunun da çaresi; muhabbettir, iyiliktir, ihsandır, sabırdır.

Tarihte; servetin, silâhların, güç ve kuvvetin zoruyla geniş topraklara hükmetmiş nice hükümdarlar gelmiştir.

Firavun, Nemrut, İskender, Atillâ, Cengiz, Hülâgû… Son devirlerde de Hitler, Stalin ve benzerleri… Bunlar kan dökerek, zulmederek ve kahrederek dünyaya hâkim olmaya çalıştılar. Fakat kısa bir müddet sonra tâc ü tahtları yerle bir oldu. Tarihe de yüz karası olarak geçtiler. Kimse onları muhabbet ve hürmetle anmadı.

Buna mukabil;

Peygamber Efendimiz’in muhabbetle gönül fethi yolunu takip eden fatih ecdâdımız, gönüllere taht kurdular.

DERVİŞLER İLE…

Meselâ Anadolu, Horasan dervişlerinin gönül gönül gayretleriyle İslâm hamuruyla yoğruldu. Balkanlardaki Osmanlı fütuhâtında da, fethedilen yerlere İslâm’ın şahsiyet ve karakterini en güzel şekilde temsil eden Anadolu’nun tertemiz halkı; Arnavutluk, Bosna, Kosova gibi beldelere yerleştirildi. Buralarda yaşayan kavimler, müslüman halkın ve dervişlerin tesirleriyle İslâm ile müşerref oldular.

İslâm’ın neşrinde dervişlerin ve tasavvufun, yani İslâm’ın gönül fethi kadrosunun ne kadar mühim bir unsur teşkil ettiğini geçen asrın önde gelen İslâm âlimlerinden Muhammed Hamîdullah şöyle ifade eder:

“Benim yetişme tarzım akılcıdır. Hukukî çalışma ve incelemeler bana, inandırıcı bir şekilde tarif ve ispat edilemeyen her şeyi reddettirmiştir. Muhakkak ki ben, namaz, oruç vs. gibi İslâmî vazifelerimi tasavvufî sebeplerle değil, hukukî sebeplerle îfâ ediyorum. Kendi kendime diyorum ki:

«Allah benim Rabbimdir. Sahibimdir. O bana bunları yapmayı emretmiştir. O hâlde yapmalıyım. Bundan başka, hak ve vazife birbirine bağlıdır. Allah bunları ben istifâde edeyim diye bana emretmiştir; şu hâlde ben O’na şükretmekle vazifeliyim.»

Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, hıristiyanların İslâmiyet’i kabulü; onları İslâm’ı kabule sevk eden, fıkıh ve kelâm âlimlerinin görüşleri değil, İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi sûfîlerdir. Bu hususta benim de şahsî müşâhedelerim olmuştur. İslâmî bir meselede benden bir îzah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu; fakat tasavvufî îzah, meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu hususta tesir gücümü gittikçe kaybettim.

İstilâcı Hülâgû yakıp yıkmış bir zâlimdir. Fakat onun torunlarından Gazan Han hidâyetle müşerref olmuş, buna da gönül ehli bir derviş, yani ârif bir sûfî vesile olmuştur.

Şimdi inanıyorum ki, bugün de Avrupa ve Afrika’da İslâm’a hizmet edecek olan, ne kılıç ne de akıldır; ancak sır ve hikmetlerle dolu bir gönüldür ve o gönlü yetiştiren tasavvuftur.

Bu müşâhededen sonra, tasavvuf konusunda yazılan bazı eserleri incelemeye başladım. Bu, benim gönül gözümü açtı. Anladım ki; Hazret-i Peygamber zamanındaki tasavvuf ve büyük İslâm mutasavvıflarının yolu, ne kelimeler üzerinde uğraşmak ne de mânâsız şeylerle meşgul olmaktır; fakat insan ile Allah arasındaki en kısa yolda yürümektir, şahsiyetin geliştirilmesi yolunu aramaktır.

İnsan, kendisine yüklenen vazifelerin sebeplerini arıyor. Mânevî sahada maddî îzahlar bizi hedeften uzaklaştırmaktadır; ancak mânevî îzahlardır ki insanı tatmin etmektedir.”*

SABIRLA OLGUNLAŞIR

İnsan, ilâhî sanatın tecellîlerinin saklı olduğu meçhul bir sırdır. Onda müthiş tezatlar tezâhür eder. İnsanın bu muammâlarla dolu mâhiyeti idrâk olunmaz ve tebliğ gayretlerinde acelecilik hatasına düşülürse, nice istîdâda yazık edilmiş olur.

Siyer-i Nebî’yi tefekkür ettiğimizde; Uhud’da müslümanlara büyük acılar yaşatan Hâlid bin Velid, İkrime bin Ebû Cehil ve benzeri kişilerin birkaç sene sonra îmanla şereflendiklerini ve sonraki yıllarda samimiyetle ve fedâkârâne bir şekilde İslâm’a hizmet ettiklerini görürüz.

Sabır ve teennînin ehemmiyetini Hazret-i Mevlânâ şu güzel teşbihlerle anlatır:

Hilâl, göklerde dolaşırken geceden geceye, yavaş yavaş bir hâlden bir hâle geçiş husûsunda ders verir. Böylece üzüntünün ve sıkıntının yavaş yavaş açılacağını gösterir:

“–Ey tez canlı, aceleci, ham kişi!” der. “Bir dama bile basamak basamak merdivenle çıkılır. Tencereyi bile ocakta yavaş yavaş ustaca kaynatmak gerekir. Delice kaynayan tencerenin pişirdiği yemekten hayır gelmez.”

Cenâb-ı Hakk’ın gökleri bir kere; “Ol!” demekle yaratmaya gücü mü yetmezdi?

Neden yaratılış altı gün sürdü? Ey vaziyeti öğrenmek isteyen kişi, Allâh’ın her günü de bin yıl kadardı.

Çocuğun yaratılışı neden dokuz ay sürüyor? Çünkü Hakk’ın âdeti yavaş yavaş yaratmaktır.

Neden Hazret-i Âdem’in yaratılışı kırk sabah sürdü? O balçığı yavaş yavaş insan hâline getirdi? (Bir düşün!)

Sabır ve tahammülü ile terbiyecinin hâli, çiftçilik ve bahçıvanlık mesleğine de benzer:

BİR EKİN GİBİ

Bir ziraatçi; toprağa tohumu eker, onu ziyan olmaktan korur. Toprağı çapalar, işler, ona ihtiyacı kadar su verir. Bitkiler filiz verince de onu muhafaza eder. Zararlı böceklerden, rüzgârlarda savrulmaktan, soğukta donmaktan, sıcakta kurumaktan korumaya gayret eder.

Bir yandan ziraatçinin elinde olmayan hususlar da vardır: Yağmur yağmazsa, güneş açmazsa onun yapabileceği bir şey yoktur. Burada da ümit ve duâ hâlinde Allâh’a sığınır. Endişe ile bitkilerinin üzerine titrer, sabırla bekler ve netice aldığında sevinçle dolar. Yani yetiştirdiği nebat ile arasında bir muhabbet bağı kurulmuş olur.

Bunca emekler neticesinde inbât gerçekleşir…

İşte insanın yetişmesi için de bu maddî ve mânevî gayretler şarttır.

•Seven ve sevilen bir terbiyeci,

•Fedâkârâne emekler,

•Sabır ve tahammül,

•Himaye ve tesâhüp,

•Îtinâ ve yumuşaklık,

•Ümit ve duâ…

Kıymetli nebâtat hızlıca boy vermediği gibi, insan da kolayca yetişmez.

Cenâb-ı Hak; Fetih Sûresi’nin son âyet-i kerîmesinde, ashâb-ı kirâmı, bir ekine benzetmiştir:

“…(Onların) İncil’deki vasıfları da şöyledir:

Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir…” (el-Feth, 29)

Muhabbet, sabır ve tahammül prensibinin de ölçüsü vardır. Terbiye ve irşâd ehlinin, hiçbir şeye kızmaması; karışmaması, müdahale etmemesi demek değildir.

Ashâb-ı kirâmın, Peygamber Efendimiz’e muhabbeti pek ziyadeydi;

“Anam babam Sana fedâ olsun!” diyecek ve bunu gerçekleştirmek için samimiyetle gayret edecek derecede çok severlerdi. Peygamberimiz; onlara mârûfu emreder, onları münkerden nehyederdi. En muvâfık vakti gözetir, tedrîcîliği esas alır, fakat mutlaka terbiye ederdi.

Öyle ki, Allah Rasûlü’nün görüp de bir fiile müdahale etmemesi; dînimizde, o fiilin mubah olduğuna delil kabul edilmektedir.

Şahsı adına hiç kimseye kızmayan Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; bir haksızlık karşısında, vaziyetin ciddiyetini ortaya koyacak derecede bir celâl de sergilerdi. Hattâ mübârek kaşlarının yanında bir damar kabarır, yüzü nar suyu serpilmişçesine kızarırdı. Bu da irşad ve terbiyenin bir heyecanıydı.

Hazret-i Mevlânâ, irşâd ehlinin celâllenmesini doğru anlamak gerektiğini şöyle ifade eder:

“Peygamberlerin kötülüklerden şikâyeti, muhatabının huyunun güzelleşmesi ve rûhunun ıslahı içindir.

Bil ki, peygamberlerin tahammülsüzlüğü, Hakk’ın emri iledir. Yoksa onların yumuşak tabiatları, kötülerin yüklerini de çeker. Yani onların zulümlerine katlanır.

Peygamberler, kötülüklere tahammül ede ede tabiatlarını değiştirmişler. Nefsânî huylarını yok etmişlerdir. Bir şeye tahammülsüzlük gösteriyorlarsa bu, Allâh’ın emri iledir.”

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; nâdanlara ve câhillere gösterdiği sonsuz sabır ve tahammüle en güzel misal, Mekke fethinden sonraki af bayramıdır.

KISAS DEĞİL AF ve MERHAMET

Mekke fethi, Kureyşlilerin 20 senedir, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e ve müslümanlara yaptıkları zulümler için tam bir kısas imkânı ve fırsatıydı.

Lâkin O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bu imkânı, affetmekten yana kullandı.

Rasûlullah Efendimiz, Mescid-i Haram’da haklarındaki kararı bekleyen müşriklere seslendi:

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?”

Kureyşliler;

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun!..” dediler.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Ben de Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi derim:

لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْ
وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

«…Size bugün (eski yaptıklarınız sebebiyle) hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir.» (Yûsuf, 92)

Haydi gidiniz, artık serbestsiniz!” (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32)

Kötülüğe karşı iyilikle mukabele etmek, bir zaaf değildir. Bilâkis, gönül kazanmak için şuurlu bir usûldür.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 34)

Şöyle ki;

Nefs, terbiye için tatbik etmesi gereken tezkiye ve tedavi yollarını canını yakacağı için başta istemez. Bu sebeple, terbiye ve irşaddan kaçar. Hak dostları ise; onlara kanadı kırık kuş gibi yaklaşarak, muhabbetle ısıtır ve gönüllerinin bu tedaviye rızâ göstermesini sağlar.

Ham nefsin geçirmesi gereken terbiyeyi, bir derinin geçirdiği terbiye safahâtına benzeten Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:

Hayvan derisi, terbiye gördüğü sıralarda acı ilâçlarla belâlar çeker, dertlere uğrar, ızdıraplara katlanır da sonunda «Tâif derisi» gibi hoş bir hâle gelir.

Eğer onu; o acı, o keskin ilâçlarla terbiye etmeselerdi, pis hâlde kalır, fena hâlde kokar dururdu.

Sen de şu insan denilen mahlûku tabaklanmamış, terbiye edilmemiş, rutubetten nem kapmış, çirkinleşmiş, ağır kokulu, ham bir deri gibi bil!..

Sen ona, keskin ve acı ilâçları bolca sür de temizlensin, arınsın, güzel ve parlak bir hâle gelsin.

Bu acılara katlanmaya, yani Allah’tan dert istemeye gücün yetmiyorsa, sen istemeden Allah sana bir dert, bir musîbet, bir ağrı sızı verirse; hiç olmazsa buna râzı ol! Ses çıkarma, şikâyet etme!..

Çünkü dosttan gelen belâ, musîbet sizi temizler; onun bilgisi sizin tedbirlerinizden üstündür.

Belâya uğrayan kişi onda safâ görecek olursa, o belâ ona hoş gelir. Bir hastayı iyileştiren acı ilâç da hastaya tatlı gelir.

İşte bir Hak dostu; müsterşide yani irşâda talip olan kişiye, hastalığını gösterir ve onu tedaviye râzı eder. Fakat bunu zorla değil; muhabbetle, sabırla, teenniyle, tahammülle hâsıl eder. Bu safhada hasta gönüllerin kusurlarını affeder, incinmez ve incitmez.

Cenâb-ı Hak, bizleri Peygamber Efendimiz’e hakkıyla talebe eylesin. Muhabbet, sabır ve tahammül ehli olmamızı nasip buyursun. Hidâyetlere vesile kılsın!..

Âmîn!..