TOPLUMUN VEBÂLARI: SÛ-İ ZAN – NEMÎME – İFTİRA

YAZAR : Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi

Zâhirî haramlar kadar dikkat etmemiz gereken bâtınî haramların mühim bir kısmı söz ve lisan ile alâkalıdır.

Ekseriya gafil insan, sözü ve konuşmayı ehemmiyetsiz görür. Hâlbuki, insanın başına nice belâ ve sıkıntıları açan da onu nice dert ve mihnetlerden kurtaran da sözü ve konuşmasıdır. Yûnus Emre Hazretleri ne güzel ifade etmiştir:

Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,
Bal ile yağ ede bir söz.

Bu hakikat elbette âhiret için de geçerlidir. Hadîs-i şerifte buyurulur:

“…Bir kul Allâh’ın gazabını gerektiren bir söz söyler, fakat o sözün, kendisini Allâh’ın gazabına çarptıracağını düşünmez. Hâlbuki Allah, o kimseye o kötü söz sebebiyle kendisine kavuşacağı kıyâmet gününe kadar gazap eder.” (Muvatta’, Kelâm, 5; Tirmizî, Zühd, 12)

Cenâb-ı Hakk’ın gazabı ise çok ağırdır:

“Kim müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftirâ atarsa; Allah onu, kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından arınıp) çıkıncaya kadar hapseder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 36/4883)

Cenâb-ı Hak; bu hâle dûçâr olanları af ve bağışlamak için, tevbe-i nasûh / çok samimî bir tevbe ve istiğfar istemektedir. (bkz. et-Tahrîm, 8)

Bir gün Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’e, hangi ameli işlemenin daha hayırlı olacağını sormuş ve bu meyanda pek çok amel-i sâlih saymıştı. Fakat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her seferinde;

“–İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyurmuştu. Muâz -radıyallâhu anh-;

“–Anam, babam Sana kurban olsun, insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sorunca Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mübârek ağzını gösterdi ve;

“–Hayır konuşmayacaksa susmak!” buyurdu.

Muâz -radıyallâhu anh-;

“–Konuştuklarımızdan dolayı hesâba mı çekileceğiz?” diye sordu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muâz’ın dizine hafifçe dokunarak şöyle buyurdu:

“–Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü Cehennem’e sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki? Kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayırlı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzûra kavuşunuz.” (Bkz. Hâkim, IV, 319/7774)

Hazret-i Mevlânâ da, gafilâne sözün insanın başına açtığı musîbetlere dikkat çekerek şöyle îkaz eder:

“Sözün maskarası olma!”

Zira insan için vakit çok kıymetlidir. Boş sözler de sadece sebebiyet verdiği vakit isrâfıyla dahî insan için büyük bir ziyandır.

Mahşer yerine lisanla alâkalı günahlarla gitmek çok büyük bir iflâs olacaktır.

Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ashâbına;

“–Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sormuştu.

Onlar;

“–Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.” şeklinde cevap verdiler.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Şüphesiz ki ümmetimin müflisi şu kimsedir:

Kıyâmet günü; namaz, oruç ve zekât sevâbıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna zinâ isnâd edip iftirada bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevâbı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilir ve neticede cehenneme atılır.” (Müslim, Birr, 59; Tirmizî, Kıyâmet, 2; Ahmed, II, 303, 324, 372)

Lisânın âfetlerinin en büyükleri olan yalan ve gıybeti müstakil olarak işlemiş idik.

ZANNIN ÇOĞU GÜNAH…

Diğer lisan günahlarından biri de sû-i zanları dile getirmektir.

Rabbimiz buyurur:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَث۪يرًا مِنَ الظَّنِّۚ
اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا

“Ey îmân edenler, zannın çoğundan kaçının!.. Çünkü zannın çoğu günahtır. Tecessüste de bulunmayın! (Birbirinizin ayıp ve kusurlarını araştırmayın!)…” (el-Hucurât, 12)

Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur:

“Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalanıdır.

•Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin.

•Ayıplarını araştırmayın.

•Birbirinize karşı övünüp böbürlenmeyin.

•Birbirinizi kıskanmayın.

•Kin tutmayın.

•Yüz çevirmeyin.

Ey Allâh’ın kulları!

Allâh’ın size emrettiği gibi kardeş olun!..” (Müslim, Birr, 28-34)

Dedikodudan sakınmayan bir kişi, iç yüzünü bilmediği birçok hâdisede başkaları hakkında sû-i zanna düşer.

Meselâ zengin biri hakkında;

“Kim bilir nasıl kazandı? Kesin şöyle şöyle yollara saptı!.” der. Makam sahibi bir başkası hakkında;

“Oralara nasıl geldi?” gibi, gerçek bir bilgiye sahip olmadığı hâlde sû-i zanlarını sıralar. Hâlbuki âyet-i kerîmede buyurulur:

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ
كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لًا

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme!

Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (el-İsrâ, 36)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın tavsiyesi ne güzeldir:

“Allâh’ın kullarına karşı hüsn-i zan sahibi ol. Böyle olursan birçok yorgunluktan kurtulursun.”

LÂF TAŞIMAK

Bir başka lisan âfeti; «nemîme» yani duyduğu, işittiği doğru veya yanlış haberleri, herkese yaymak, bilhassa bu haberden üzülecek kişilere aktarmak, böylece insanların arasını bozmaktır.

Hadîs-i şeriflerde çok şiddetli îkazlar vardır:

“Söz gezdiren / lâf taşıyan kimse cennete giremez.” (Buhârî, Edeb, 50; Müslim, Îmân, 169-170)

“Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter!..” (Müslim, Mukaddime, 5)

Gıybette olduğu gibi, nemîmede de söylenen sözün doğru olması, yapılan naklin günah olmasına mâni değildir. Koğuculuk da denilen nemîme günahında; mahremiyeti ihlâl, îtimâdı sû-i istimal ve dostların arasını bozmak gibi çok çirkin huylar bir araya gelmiştir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Ashâbımdan hiç kimse, hiçbir kimsenin kusuru hakkında bana bir şey ulaştırmasın! Ben sizin karşınıza selîm (huzurlu) bir kalp ile çıkmak istiyorum.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 28/4860)

Lâf taşıma günahını yayan bir husus da; sözün götürüldüğü kişilerin, bu sözlere hüsn-i kabul göstermesidir. Hâlbuki sâlih insanlar; kendileri lisanlarını nemîmeden muhafaza ettikleri gibi, kulaklarını da böyle nakillerden korumuşlardır.

Bir adam, Vehb bin Münebbih -rahmetullâhi aleyh- ’e;

“–Falanca adam, senin hakkında konuştu.” dedi.

Hazret-i Vehb o adamı şöyle susturdu:

“–Şeytan senden başka elçi bulamadı mı?”

Bir kişi bir başka âlime;

“–Falanca adam senin hakkında konuştu…” dedi.

Âlim ise lâfı taşıyan kişiye şöyle sitem etti:

“–O kişi bana ok attı ama isabet ettiremedi. Sen ise oku getirip kalbime sapladın!”

HAKİKATE KARA ÇALMAK

İftira, bâtınî haramların en çirkin ve en ağır olanlarındandır. Kin ve haset gibi kalp hastalıkları neticesinde, nefret edilen yahut haset duyulan kardeşine, yalan bir isnâd ile zarar vermektir. Onu gözden düşürmeye çalışmaktır.

İftiracı düşünmelidir ki;

Kıyâmet gününde bütün gizli sırlar ortaya çıkacaktır. Hakikat zuhûr edince de iftira edenler, cezalarını bulacaklardır.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُۙ ﴿٩﴾ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍۜ ﴿١٠﴾

“Gizli saklı şeylerin ortaya döküldüğü o günde, insan için ne bir güç ne de bir yardımcı vardır!..” (et-Târık, 9-10)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; insanların en doğrusu olduğu hâlde, hasımlarının birçok iftirasına uğradı. Allah Teâlâ’nın kendisine vahyettiği Kur’ân’ı; «Sen uyduruyorsun!» dediler, «Yalancı!» dediler. «Mecnun!» dediler, «Sihirbaz!» dediler.

Cenâb-ı Hak, hak ve hakikati güneş gibi tecellî ettirdi. Müfterîleri ise yalan ve iftiralarıyla beraber kahretti.

Günümüzde de münkirler ve münâfıklar tarafından Peygamber Efendimiz’e iftiralar devam etmektedir. Hazret-i Mevlânâ der ki:

“Köpeklerin ağzı değdi, diye deniz kirlenmez.”

Bu iftiralara karşı bizlerin vazifesi; Allah Rasûlü’nün muhteşem ahlâkını, insanlık için en güzel örnek olan üsve-i hasenesini, sünnet-i seniyyesini en güzel şekilde tahsil etmek, kendimizi o yüce hakikatlerle inşâ etmek ve sonra da hâlimizle kālimizle bu müstesnâ güzellikleri insanlığa tevzî etmektir.

İftiraya tevessül eden kişi, dünyada -belki- küçük bir şey elde etmek karşılığında âhiretini satan bir ahmaktır.

Peygamber Efendimiz, risâlet vazifesinde nice musîbet ve meşakkatlere tahammül etti. İfk hâdisesi, ashâba mü’min kardeşler hakkında güzel düşünmenin (hüsn-i zannın), çirkin ve asılsız sözlere karışmamanın kuvvetli bir tâlimi oldu.

PEK ACI BİR TECRÜBE

Efendimiz’in zevce-i pâki Âişe Vâlidemiz’e münâfıklar çok ağır bir iftira attılar.

Bu iftira, Medine’de bir fısıltı hâlinde dolaştı. Herkese yayıldı. Âişe Vâlidemiz bu iftira dolayısıyla iyice bitkin hâle geldi. Efendimiz mahzun oldu.

Cenâb-ı Hak bir ay müddetle vahiy indirmeyerek, İslâm toplumunu bu hâdise ile imtihan etti.

Daha sonra hâdisenin «ifk: İftira» olduğunu ve Hazret-i Âişe’nin mâsumiyetini îlân eden Nûr Sûresi’nin âyet-i kerîmeleri nâzil oldu. İftiraya bulaşanlara, cezaları tatbik edildi.

Cenâb-ı Hak bu hususta mü’minleri o kadar şiddetle îkaz etti ki;

“Eğer dünyada ve âhirette Allâh’ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi!” (en-Nûr, 14) buyurdu. Ardından 2 kez daha;

“Allâh’ın, sizin üzerinizde, lütuf ve merhameti olmasaydı!.. (azâba uğrardınız, helâk olurdunuz, temize çıkamazdınız!..)” ihtârını tekrarladı. (Bkz. en-Nûr, 20, 21)

İftiranın panzehiri olarak da Cenâb-ı Hak, mü’minlere hüsn-i zannı emretti, asılsız haberleri yaymamalarını ihtâr etti:

“Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın mü’minlerin, kendi vicdanları ile hüsn-i zanda bulunup da;

«Bu, apaçık bir iftiradır!» demeleri gerekmez miydi?” (en-Nûr, 12)

Bu ahlâk imtihanında muvaffakiyet gösterenler de vardı: Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin zevcesi Ümmü Eyyûb, kocasına;

“–İnsanların Âişe aleyhinde söyledikleri şeyleri işittin mi?” diye sordu.

Ebû Eyyûb;

“–Evet! İşittim. Fakat onların hepsi yalan ve uydurmadır!” dedi. Sonra hanımına;

“–Sen böyle bir kötülük yapar mısın?” diye sordu.

O da;

“–Hayır! Vallâhi ben katiyyen böyle bir kötülük yapmam!” dedi.

Bunun üzerine Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-;

“–Sen böyle olunca, vallâhi Âişe senden daha hayırlıdır!” dedi. (İbn-i Hişâm, III, 347; Vâkıdî, II, 434)

İşte en güzel bir hüsn-i zan misâli…

CENÂB-I HAK AFFETMEZ!

İftira ne kadar ağır bir kul hakkıdır. Cenâb-ı Hak, şehidlerin dahî kul haklarını affetmez. Bu sebeple gönlü sû-i zandan ve dili gıybet ve iftiradan muhafazaya çok büyük gayret etmek îcâb eder. Bu günaha düşenler ise dünyada rüsvay olmayı âhirette rezil olmaya tercih etmeli, helâlleşmenin çarelerini aramalıdır.

Günümüzde maalesef çok yaygın olan ağız bozukluğu ve sövgü ifadeleri de ekseriyetle bilhassa ırza iftira mânâsı taşır. Fakat nice gafil ve nâdan bunları dilinden düşürmez. Hâlbuki, bu sözler âhirette karşısına çıkacaktır.

Emevîler devrinin üç büyük hiciv şairinden biri olan Ferezdak’ın eşi ölmüştü. Defin merasiminde Hasan-ı Basrî -rahmetullâhi aleyh- de bulunmaktaydı. Hasan-ı Basrî Hazretleri; şiirleriyle insanları karalayan, iffetlerine dil uzatan bu şaire îkazda bulunmak istedi. Bir ara kabri işaret ederek;

“–Âhiret için ne hazırladın?” diye sordu.

Yaşlı şair;

“–Yetmiş yıldan beri kelime-i şahâdeti hazırladım.” dedi.

Hasan-ı Basrî;

“–Ne güzel hazırlık!” dedikten sonra şu sözleri ekledi:

“–Lâkin kelime-i şahâ­detin şartları vardır. Bu yüzden iffetli kadınlara iftira etmekten sakın!”

Zira;

Günah yükleri altında bir ömrün sonunda, son nefeste kelime-i şahâdeti huzurla söyleyebilmek asla kolay bir iş değildir. Çünkü; “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.” hakikati, o çok ehemmiyetli anlara hâkim olacaktır.

Bu sebeple, kalpteki îmânı; bâtınî haramlardan uzak durarak ve bâtınî farzlara sarılarak, son nefese ve mahşere kadar sönmeyecek ve istikbal yollarını aydınlatacak nurlu bir kandil hâline getirmek elzemdir.

Hazret-i Musa’dan Hazret-i Meryem’e, Hazret-i Yûsuf’tan Hazret-i Dâvûd’a nice peygamber ve Hak dostu da çok ağır iftiralara uğramışlardır.

İftiraya uğrayan bir gönül çok büyük bir inkisâr ve ızdırap duyar. En büyük olgunluk ise, tevbekâr olmuş mü’min kardeşi affedebilmektir. Hazret-i Yûsuf gibi;

“Bugün size kınama yoktur!” (Bkz. Yûsuf, 92) diyebilmektir.

Çünkü Cenâb-ı Hak, affede affede affedilenlerden olmamızı arzu etmektedir. Şu kıssa affetmenin müstesnâ güzelliğine ne güzel bir misaldir:

Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, Mıstah isimli bir fakire devamlı olarak yardımda bulunuyordu. Kızı Hazret-i Âişe’yi hedef alan İfk Hâdisesi’nde onun da iftiracılar arasında yer aldığını görünce, bir daha ona ve ailesine iyilik yapmayacağına dair yemin etti. Hazret-i Ebûbekir’in yardımı kesilince Mıstah ve ailesi perişan bir hâle düştüler. Cenâb-ı Hak bu yardımın kesilmesinin ardından şu âyet-i kerîmeleri inzal buyurdu:

“İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler; akrabaya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dair yemin etmesinler.

•Affetsinler, bağışlasın geçsinler.

اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْۜ

•ALLÂH’IN SİZİ BAĞIŞLAMASINI ARZULAMAZ MISINIZ?

Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)

Âyetlerin nüzûlünden sonra Ebûbekir -radıyallâhu anh-;

“–Ben elbette Allâh’ın beni bağışlamasını severim!” dedi. Ardından yemin keffâreti vererek, yapmış olduğu hayra devam etti. (Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546)

Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-’daki gönül olgunluğu ne kadar muhteşemdir!.. Zira affedilen suç, çok ağırdır. Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’in kızı ve Peygamber Efendimiz’in muhterem zevcelerine dil uzatmak, kolayca affedilir bir şey değildir.

Üstelik sadece af değil, affettikten sonra ikrâma devam etmek!..

İşte fazîlet!..

Cenâb-ı Hak, dillerimizi her türlü çirkin sözden muhafaza buyursun. Şerirlerin şerlerinden, müfterîlerin iftiralarından korusun. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhteşem ve en güzel ahlâkını yaşamayı ve yaşatmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn!..