Benliğimi eritip geldim kapına; İNŞİRÂH, YÂ ALLAH!

Senem GEZEROĞLU

Kalemin ve kâğıdın kaldıramayacağı, harflerin ve imlânın taşıyamayacağı bir dert var içimde. Çilenin ifadesine kalksam, mübalâğa ölü doğar dudağımdan. Kelimeler tefritte çoğalırken ifratta can verir bütün mânâlar. Ancak yine de yazının bedenine ihtiyacım var. Ruh, kara mürekkebin ucunda şimdi…

Keder, bütün zehirlerini sunuyor kadehime. Endişe, tüm zerrelerime varasıya dek kemiriyor hücrelerimi. Hüzünlerle örtülü gönül meclisimde sâkînin boynu bükük, peymânenin ateşi sönük… Ne dökülen meyin lezzeti var damağımda, ne de inleyen neyin ezgisi kulağımda… Derûnumda bütün ifadeler tarifsiz ve bütün tarifler ifadesiz… Nereye baksam acı, sancı, gam… Gün geçtikçe büyüyor kavgam. Âh ne yapsam? Ne yapsam da aralasam, aslında hiç kapanmayan kapıları…

«Melâle âşina bir nesil» de gelse, bilirim, benim elemime lâl kesilir dilleri… Bilirim, ben yine kendimleyim. Gönül âyinemde kendimi seyrettim de, ahvâlim nihâyetinde tek kelime: Çile! Şimdi dolansam kırk zeytin ve bir testi su ile. Nâfile…

Hani hikâyedeki gibi… Son haddine varasıya kadar suyla dolu bir bardağın üzerine konan gül yaprağı olsam. Girsem kapından. Âh ne yapsam? Ne yapsam da aralasam aslında hiç kapanmayan kapıları…

Bunca dert ve onca kasvetten sonra kapanmayan kapıların son ucundayım. Ey bana şahdamarımdan daha yakın olan Allâh’ım! Şüphesiz Sen beni benden daha iyi bilensin.

İnşirâh!

Koca bir okyanusum, her damlası günah kokan bir suyum. İnşirâh!..

Yunus diyor ya:

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı

Tak etti bu gönül darlığı, dilimin tokmaklarına dayandı.

İnşirâh! Yâ Allah!

Hata ettim ve nihayet Sen’in kapına geldim. Değil mi ki Sen; “Sen’in göğsünü açıp genişletmedik mi?” diyensin. “Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?”, “Sen’in şânını yükseltmedik mi?” kelâmını işitip de bir alev gibi titrememek, bir zelzele gibi kalbi titretmemek elde mi?

Sevgili… Kelâmının her bir kelimesini kendine yâr edinen bu fakir, kendini yalnız hissedebilir mi, ey Sevgili? Ben kendimi bıraktığımda bile beni bırakmayan ilâhî müjdeni sol yanımda taşıyorum. Yâ Mevlâ, dünya denen bu zindanda ancak böyle yaşıyorum. Hücremde… Kimse bilmez; sırrı ifşa eden kamışların sesi her an yankılanır içimin vadilerinde, gül kokusu getiren sabah melteminin âsûde esintileri yayılır içimin vadilerine. Kimse bilmez, bu dîvâne nasıl yaşar kalp kalesinde…

Dünya bana büyük, dünya bana yük… Koca âlemi omuzlarıma, gönül âyinemi avuçlarıma koyuyor; ah yine de ağır basan ve cam kırıklarıyla parçalanan ellerimi kurtaramıyorum. Yaralarımı kendim saramıyorum. Soramıyorum Sana ey her şeyimi, her zerremi bilen Rabbim… Ancak yine de bir cevap buluyorum kelâmında:

“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”

“Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”

“Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.”

Ne olur, kuşat fikrimi hikmetinle. Ne olur, donat gönlümü muhabbetinle. Ve gayret… Bir işi bitirip diğerine koyulmam için bana gayret ihsan et, ne olur… Hayretimle geldim aslında hiç kapanmayan kapıların önüne. Kalbimi ve beynimi, hissimi ve fikrimi… Sîretimi, sûretimi… Benliğimi, kimliğimi eritip de geldim kapına. İnşirâh! Kapına geldim. Bir alev topu gibi yana yana geldim. Sana geldim. “Ancak Rabbine yönel ve yalvar.” diyen Sen değil miydin? Nihayet Sana yöneldim.

İnşirâh! Yâ Allah!

Gönül ferahı istesem de, gönül refahı dilesem de bezm-i elestten bilirim güle kan, bülbüle figan düşüren hisseyi. Âşık ve maşuk ayırmaksızın herkese; «Belâ!» dedirten o suâli… “Elestü bi-Rabbikum?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)”

«Belî…» Bundan gayrısını kabul etmez lügatim ve bundan başkasına dönmez dilim. İllâ belâ… Dünya sayfasında önüme bir mürekkep karalığıyla dökülen her belâ, süveydâ gibi, mücellâ bir ayna gibi durur sol yanımda. Sol yanım şerha şerha, elif elif… Ve o kadar muhtaç ki genişletip ferahlatmana…

Yâ Allah! Biliyorum vebalim çok. Anlatmaya mecalim yok. Adının ezelî ve ebedî hürmetine bir âh çeksem yetecek hâlimin ifadesine:

Âh! İnşirâh! Yâ Allah!..

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge,
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı!

diyen Fuzûlî kadar,

Kimsesiz bir kimse yok her kimsenin var kimsesi,
Kimsesiz kaldım meded ey Kimsesizler Kimsesi!

diyen Avnî kadar kimsesizim cihan denen zindanda.

Yâ Velî!.. Bir tek Sen varsın. Varsın ateşin bütün bedenimi sarsın. Sen bana iki dünyada tek yârsın.

Bu hakir, bu fakir ne yapsın da adım atsın râhına. Bunca dert, kasvet ve kederden sonra muhtacım inşirâhına.

Yâ Allah… İnşirâh! İnşirâh!