Hayat Yolculuğunda UNUTAMADIĞIM KARELER -21-

YAZAR : Mehmet MENCET

m_mencet_2

 

TAHSİL YILLARIM

Edebiyat, kültür ve tarih dergisi olarak her ay ayrı bir zevk, huzur içerisinde okuduğumuz dergimize; âcizâne bir katkımız olarak kaleme aldığımız hâtıraların bu bölümünde, kendi ömür takvimimiz içinde bizde izler bırakan hâtıraları kaleme almak istedim.

1947 yılında Keskin’de doğdum. Keskin, Orta Anadolu’da tarihî bir ilçedir. Kavakları, söğüt ağaçları ve turnaları ile meşhurdur. Yetişmemizde; her insanda olduğu gibi, doğduğumuz toprakların ve çevresinin etkisi vardır. Keskin; Millî Mücadele’de büyük kahramanlıklara sahne olmuş, ordumuza ilk uçağı hediye etmiştir. Hattâ Yunanlıların Polatlı’ya kadar işgalleri sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Keskin’e taşınması bile söz konusu olmuştur. Daha önce de meclisin kurulması ve Ankara’nın Millî Mücadele’nin merkezi olmasında ilçemizin önemli katkıları olmuştur.

Babam daha bir yaşındayken 93 Harbi sırasında Kafkasya’dan Keskin’e gelen ve oraya yerleşen bir ailenin çocuğudur. Rahmetli amcalarımdan biri de Horasan’da kalmıştır.

Annem ise Kırım’dan gelen bir ailenin kızıdır. Dedem İslâm Çavuş, Keskin’e yerleşmiş. Bu şekilde Kafkasya ve Kırım Türk dünyasının göçten kaynaklanan çile ve ıstıraplarının birleştiği bir ortamda, anne ve babamızın evlilikleri sonucu dünyaya gelmişim.

Babam rahmetli, Keskin’de hancı olarak tanınır. Kiralamış olduğu iki kapılı büyük bir hanı işletirdi. O dönemde, başka otel şeklinde binalar yoktu. Hanın üst bölümü beş odalı oteldi. Handa ayrıca; buğday, tiftik satışı gibi ticarî faaliyetler de yapılmaktaydı. O zamanlarda Keskin, ağır ceza merkeziydi. Bu sebeple; Siirt, Kilis, Antep gibi değişik yörelerden kaçakçılık sebebiyle sürgüne mahkûm edilmiş insanlar, Keskin’e gelirdi. Kalacak yerleri olmayan bu insanlar; mecburî olarak hana gelirler, babam da onlara bir ağabey gibi davranırdı. Aşağı katta bulunan odalarda kalırlar, imkânlarımız ölçüsünde onlara yardım ederdik.

Annem rahmetli, ömrü boyunca; kendi yakınları ve hana gelen sayısız insana yemek yapmak, onların çamaşırlarını yıkamak gibi genel ihtiyaçların karşılanması için çabaladı. Ayrıca o dönemde Keskin’e gelen hanım misafirlerin başka kalacak yerleri olmadığından, onları ve hastahânelerden taburcu edilen insanları; iki odalı evimizde ağırlar, insanların sığınağı olan bu iki odalı evde ayrıca yedi çocuğun da varlığı annemi hiç yormazdı.

İlkokul öğretmenlerim rahmetli Cemil Cahit BOZKURT ve Mehmet SEVİNÇ Beyler tahsil hayatımı takip etmişlerdir. Bana ilkokulda bile ayrı bir değer vermişlerdir, bu da bana ayrı bir hassâsiyet kazandırmıştır.

Ortaokulu okuduğum bina; Millî Mücadele’de fişekhâne olarak kullanılmış, daha sonra okul olarak değerlendirilmiştir. O dönemlerde Keskin, gelişmiş bir yer değildi. Bu sebeple lise eğitimi almak için Kırıkkale’de bulunan teyzemin evine yerleştim. Rahmetli eniştem her hâlimle ilgilenirdi. Sonradan öğrendim, geceleri param olup olmadığını araştırırmış. Kendisi de işçiydi o dönemde. Sahandaki yumurtanın yarısını kendi yer, geri kalanını bana bırakırdı. Taksitle ev aldığı, eli dar olduğu hâlde, bu durumu zerre kadar hissettirmezdi. Babama da; «Mehmet var diye evime sakın hediye getirme!» derdi.

Ben lise birinci sınıfı bitirdiğimde rahmetli kardeşim de ortaokuldan mezun olmuştu. Lise tahsili için onun da Kırıkkale’ye gelmesi gerekiyordu. Bu defa iki kardeş birden teyzeme yük olmak istemiyorduk. Ancak müstakil ev tutacak maddî gücümüz de olmadığından bizleri bir düşünce aldı. Kardeşim de okumak istiyordu. Bir gün babam Ankara’ya giderken yanına, o dönemde başöğretmen dediğimiz rahmetli «Keskin Millî Eğitim Müdürü» oturmuş. Beni sormuş babama. Babam da;

“–Hocam ben de onun gāilesini çekiyorum. Bacanağın evinde iki kardeş olmaz, ne yapalım düşüncesindeyiz…” deyince o da;

“–Mehmet’i Kabataş Erkek Lisesine gönderelim.” demiş. Babam;

“–Hocam ben Mehmet’i Kabataş’ta nasıl okutayım?” deyince;

“–Sen o işe karışma! Resmî ödemeleri yap, gerisini düşünme! Kemal GÜRSAN adlı okul arkadaşım var, o okulun müdürlüğünü yaptı, Türkiye çapında matematik hocasıdır. Elinden geleni yapar!” deyince; babam rahmetli Kemal GÜRSAN Beyi bulup okula kaydımı yaptırdı. İki yıl boyunca çok rahat ve güzel bir lise hayatım oldu.

m_mencet

Yahya Efendi’nin mânevî civarında okumak nimeti de nasip oldu. Her hafta sonu sınıfımızda bulunan bir arkadaşı Üsküdar’a götürür oradan da Kısıklı’ya tramvaya bindirirdim. Üsküdar sevgisi ve hasreti beni o yıllar etkilemiş ama, sonradan farkına vardım.

 

Kaderin çizdiği rota üzerine Ankara Hukuk Fakültesinde buldum kendimi. Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri’nin mânevî himayesinde olduğumuzdan olsa gerek, bir yıl sobasız zor şartlara rağmen birinci sınıfı tamamladım. Daha sonra; Bülent ARINÇ, Beşir ATALAY, Recep YAZICIOĞLU, Sait YAZICIOĞLU, Celal ÇAKMAK gibi arkadaşlarımızın varlığıyla güzellik kazanan Cebeci Hukuk Yurdunda fakülteyi bitirdim.

Keskin’e döndükten sonra adliyeye gider, duruşma izlerdim. Hanımıza bir gün beş-altı adet hindi gelmişti. Babam bunları bir süre beslemiş, daha sonra postane yakın olduğu için orada çalışan Mustafa Çavuş adlı hizmetliye;

“–Bende beş-altı hindi var, sahibi ararsa haberin olsun!” demiş. O da;

“–Bizim müdür beyin hindileri kayboldu, bunlar olsa gerek!” demiş. Tanımış hindileri, götürmüş. O zaman ileride kayınpederim olacak Hüseyin ERTURAN ile tanışmamız böyle gerçekleşti. Kolunda kolçaklar, gözünde ince tel gözlükler, ciddî, işine bağlı bir şahsiyetti. Tanıştık ve bu samimiyetimiz sonucu 1970 yılında Elif adlı kızıyla nişanlandık.