| KAPAK | DOSYA | ||
|---|---|---|
|
||
| BU SAYIDAN MISRALAR.. | ||||
|---|---|---|---|---|
|
||||
![]() |
| Başarının Sırrı DÜRÜSTLÜK VE FEDAKARLIK |
|
|
| Yazar Ahmet ZİYLAN | |
|
Belki dünyevî menfaatleri bu yollarla temin eden, geçici başarılara ulaşan bazı kimseler vardır. Fakat benim kanaatim, başarının altında aldatma ve bencillik değil tam aksine, dürüstlük ve fedakârlık vardır. Hangi hedefe doğru, hangi yolda ilerliyor olursa olsun, bir insanın en mühim sermayesi dürüstlük ve fedakârlıktır. Kişi; yalandan-dolandan elde edilemeyen muvaffakiyeti, Allâh’ın inayetiyle dürüstlüğüyle elde eder. Fakat elbette, insan başarılı olayım diye dürüst olmamalı, insanlar bana rağbet etsin diye fedakâr maskesi takmamalıdır. Zaten böyle bir yapmacıklık da başlı başına dürüstlüğe aykırıdır. Dürüstlük ve fedakârlık insanın özünde bulunan ahlâkî meziyetleri olmalıdır. Önemli olan içimizde zaten mevcut olan bu hasletleri piyasa söylentilerine, o bahsettiğimiz yanlış yönlendirmelere uyup da kaybetmemek. Peşin menfaatler uğrunda hep kötülüğü isteyen nefsimize değil kirletmediğimiz vicdanımızın sesine kulak vermek. 1958 senesiydi. Gaziantep’te o tarihlerde ayakkabıcıların bulunduğu Eyüpoğlu Caddesinde esnaf idim. Orada hem ısmarlama hem de hazır ayakkabı yapıp, satıyordum. Her zaman dükkânımızda hazır 15-20 çift ayakkabımız olurdu. Onlardan birini satınca çok mutlu olurduk. Çünkü ısmarlama yapılan ayakkabılar genellikle borca giderdi. Borcu da almak için çok zorluk çekerdik. Onun için böyle hazır, peşin parayla satılan ayakkabı bizim âdeta bayramımız olurdu. Bir gün bir müşteri geldi. Hazır ayakkabılardan bir tanesini beğendi, ayağına da uygun geldi. Fiyatında da anlaştık. Artık masanın üzerinde ambalâj yapacağız. Adam sordu: “–Usta ben bu ayakkabıyı aldım ama bunun yüzü ne derisi?” “–Dana derisi...” “–Ben onu sormuyorum.” “–Ya neyi soruyorsunuz?” “–Bu deri; İstanbul derisi mi, Antakya derisi mi yoksa Antep derisi mi?” Adam, derinin hangi vilâyette işlendiğini soruyordu. Hâlbuki çok kaliteli bir derisi vardı. Dana derisi olduktan sonra, nerede işlenmiş olduğu çok da fark etmez. Bir işleme farkı olur ama esas, hammaddesinin güzel olmasıdır. Ben adamın sorusuna karşılık dürüstçe, rahatlıkla: “–Bu, Adana derisi.” dedim. Adam; “–Öyle mi, kusura bakma; ben almayacağım.” dedi. “–Niçin?” deyince; “–Ben, İstanbul derisi olmazsa almam.” dedi. Şimdi «Avrupa» dedikleri gibi o zaman da «İstanbul» modaydı. Biz de: “–Siz bilirsiniz.” dedik. Ayakkabıyı bıraktı, çekti, gitti. Tabiî bizim de hevesimiz yarım kaldı. Moralimiz bozuldu. İçimden: “Yahu sen ne yaptın? «O İstanbul derisi» deseydin adam anlayacak mıydı ki? O anlamadığı gibi gitse bir ayakkabıcıya da gösterse hattâ o işi en iyi bilen uzmanına da gösterse anlaması mümkün değil. Onun ayrı bir işareti yok ki. Deri de çok güzel, niye böyle yaptın, bu kadar dürüstlüğün ne âlemi var sanki! Cebinde beş kuruş paran yok. Hâlâ; «O, Adana derisi» diyorsun!..” diyen bir ses vardı. Fakat o ayıplayan sese vicdanım; “Adamın alacağı mala dair sorduğu soruyu dürüstçe cevaplandırmam gerekiyordu. Ben doğruyu söyledim. Satın alsın diye yalan söyleseydim, o kazanç helâl olur muydu!” diye cevap veriyordu. Akşama kadar böyle içimde münakaşa sürdü.
“–O geçende beğendiğimiz ayakkabı duruyor mu?” “–Duruyor.” “–Onu verir misin?” Verdik. Adama sordum: “–Dün almadınız, bugün tekrar gelmenizin sebebi nedir?” Adam anlatmaya başladı: “–Akşam şimdi birlikte geldiğimiz arkadaşa; «Bugün güzel bir ayakkabı beğendim ama Adana derisi diye almadım» diye meseleyi anlattım. Arkadaşım dedi ki: «–Pekâlâ, ayakkabıcı sana İstanbul derisi dese anlar mıydın?» «–Yok canım, nereden anlayacağım?» «–Senin anlayamayacağını bildiği hâlde sana doğru söyleyen adam, çok dürüst birisiymiş. Sana İstanbul derisi diyebilirdi. O dürüst adamdan kötü iş hâsıl olmaz. Ben gideyim de bir çift de ben alayım.» dedi. İşte böyle geldik.” Bunun üzerine biz o adamlara iki çift ayakkabı sattık. Ondan sonra da devamlı müşterimiz oldular. Kendileri aldıkları gibi dostlarını da bize getirdiler. Bu böyle dalga dalga büyüdü. İşte dürüstlük bu, dürüstlük dost kapısı... İnsan dürüstlüğü, müşteri kazanmak için yapmıyor, ama dürüstlük tabiî olarak takdir ediliyor. Kimse takdir etmese, balık bilmese Hâlık biliyor. Dürüstlüğü anlattık. Bir de hem dürüstlük hem de fedakârlık ile ilgili bir hâtıramız var: Yine Antep’deydim. O zaman ayakkabıcılara çifti toptan 40 liraya ayakkabı satıyordum. Bir gün başka vilâyetten gelme yabancı bir müşteri geldi. Benden 15-20 çift ayakkabı aldı. Tutturdu: «–İllâ ki, ayakkabıyı 38’den vereceksin.» «–Yok, olmaz!» dedim. Yanımda misafirlerim filân da var. Zorladı, parayı bıraktı gitti. Biz de 38’den kabul etmiş olduk. Cumartesi günü benim ayakkabı verdiğim mağazalardan para toplayacağız. Gittim. Herkes zarfımı hazırlamış. Para aldığım yerlere: “Bu hafta beni üzen birisine ayakkabıyı 38’den sattım. Beni seven dostlarıma da bundan fazlaya satmam. Bu hafta ayakkabı fiyatı 40 değil 38 liradır. Paranın üstünü buyurun!” dedim. Ben sadece dürüstlük ve fedakârlık adına yapmıştım bunu. Fakat o zaman için milyonlar vermiş olsam bu kadar reklâmımı yapamazdım. Müşterilerimiz ne söylüyorsam onu kabul etmeye başladılar. «O adamdan kötülük gelmez.», «O adam ne söylüyorsa doğrudur.» diye düşündüler. Hiç üzmeden ne dersek o oluyordu. Böylece çok gönül kazanmış olduk. Yaptığımız fedakârlığın değeri ise o günün ederiyle 300 lira idi. Dürüstlüğün dost kapısı olduğunu, dürüstlüğün ve fedakârlığın büyümeye orantılı olduğunu bu iki misalle veriyorum. Tabiî elbette; «Ben bugün dürüst oldum, çalışkan oldum, adaletli oldum, saygılı oldum, fedakâr oldum. Yarın kesin olarak istediğim yere geleceğim.» diye bir şey yoktur. Bu prensipler bir şeyler elde etmek için değil, insan olmanın, şahsiyetin, ahlâkın gereği olarak izlenecek ilkelerdir. Kişi bu ölçülerden ayrılmazsa burada olmazsa, ötede, sırların ortaya döküleceği meydanda mükâfatını alacak, başarılı olacaktır. Bu açıdan bakılırsa kesin bir dille deriz ki: Başarının sırrı dürüstlük ve fedakârlıktır.
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
![]() |
| Yüzakı Kitapları |
|---|
|
|
|
|||||
| BU SAYIDA EDEBİYAT | |||||
|---|---|---|---|---|---|
|
|||||
|
|||||
Görmediğine inanmaya pek müsait olmayan insanoğlu için bütün müşkiller ancak görmekle çözülür. Bütün sırlar, müşahede ile açılır. Bütün bilgiler, görmekle pekişir, kuvvet ve güç kazanır, kesinleşir. 






Zamanımızda maalesef başarılı, belli bir noktaya gelmiş kişiler için genel olarak bir sûizan dolaşır. Şöyle dalavere yaptı da kalkındı, şöyle bir dolap çevirdi de köşeyi döndü gibi sözler. Bu söylentiler, -eğer iftira ise günah olmasından başka- gelecek nesillerin şuuraltına; «Başarının yolu aldatmaktan geçer.» düşüncesini aşılıyor.
Bir gün sonra o adam bir arkadaşıyla tekrar geldi. Dedi ki:
Yâsîn Sûresi’nde bir kasaba halkı ve onların, kendilerini irşad için gelen din tebliğcilerine karşı davranışları misal verilir: Bu kasabaya iki elçi gelir. Halk, gelen elçileri yalanlar. Allah Teâlâ, bu iki elçiyi bir üçüncüsünü göndererek takviye eder. Üç elçi de çağrılarını yeniler, Allâh’a davetçi olduklarını söylerler. Kasaba halkı; onlara peygamberler tarihinde tekrarlanagelen itirazların aynısı ile karşı gelirler:
Yahya Kemal’in ölümünden iki yıl önce doğum yıldönümünü kutlamak için sevenleri âdet olduğu üzere toplandığında Behçet Kemal, bir şiirini okudu. Şiirinde onun İstanbul’un sekizinci tepesi olduğunu söylüyordu:1
Hac, pek çok ilâhî hâdisenin ve imtihanın yaşandığı bir ziyaret... Haccın çok kerâmetleri, çok hikmetleri var. Lâkin insan; o kalabalıkta, hercümerç içinde, kendisine nasip olan büyük nimetin farkına yeterince varamıyor. Bu da haccın apayrı bir imtihanı... Milyonlarca yüreğin orada nice duaları, nice dilekleri ve nice niyetleri var. Herkesin bu yolda yaşadığı hikmetli hâdiseler var. Benim de hac ile ilgili enteresan hâtıralarım ve şahidi olduğum fevkalâde hâdiseler var. Faydası olur ümidiyle anlatmayı arzu ediyorum.