|
Yüzakı dergi merkezinde her Çarşamba akşamı saat: 18:00'de edebiyat dersleri düzenleniyor. İlki 23 Kasım'da düzenlenen edebiyat derslerinde, edebiyatseverler Yüzakı şairleriyle buluşma ve şiirlerini karşılıklı değerlendirme imkanı buluyorlar.
Tüm edebiyatseverlere açık olan edebiyat derslerimiz hakkında bilgi almak için bu linke tıklayarak irtibata geçebilirsiniz. Edebiyat Derslerinden Notlar : Yüzakı Şiir MahfiliBir okul/mektep olan Yüzakı Dergimizin bu husûsiyetinin en güzel şekilde tezahür ettiği şiir sohbetleri, edebiyat dersleri yeni dönemde artık perşembe akşamları saat: 18:00’de dergimizde. Yeni dönemde derslerimizin, meşklerimizin, şiir ve edebiyat sohbetlerimizin genel adı “Yüzakı Şiir Mahfili” oldu. 23 Kasım günü değerli Yüzakı kalemlerinin katılımıyla toplanan Yüzakı Şiir Mahfili, yine çok canlı, derin ve mânâlı bir mahiyet sergiledi. Muhammed Ali EŞMELİ (Seyrî) mahfilimizin ne anlama geldiğini, fikir alışverişi, karşılıklı kıvılcım alma ve vermenin sanat verimliliğindeki önemine bir kez daha dikkat çekti. Hanoğlu ve Vâfî mahlâslarıyla aramıza iki yeni ve güçlü soluk katıldı. Harun ÖĞMÜŞ’ün hepimizi gülmekten gözyaşlarına boğan bir tehzîli ve bu tehzîlin hikâyesi dinlemeye değerdi. Günbeyli, Mecnun, Tâlî şiirlerini okurken, Seyrî’nin Mesnevî girizgâhının aynı vezinde manzûm tercümesine vakit kalmadı. Çünkü Seyrî, evliliğin fâtihasındakiler ârıza yapmasın diye şiirini ertesi haftaya bıraktı. Bu güzel şiirin son hâlini Aralık sayımızda okuyacak olmanın tesellîsiyle ayrıldık. Tâlî’nin Yüzakı Şiir Mahfili üzerine şu dörtlüğü de günün hâtırası olarak kaldı: Susmadı bülbül, şakıyor can dili, Sönmedi gerçek şiirin kandili, İşte o ses, işte o nur burdadır: Yüzakı Şâirlerinin Mahfili... Mahfilimizde perşembe akşamları edebî çalışmalar devam ediyor. 30 Kasım 2006 günü geçen haftadan Mecnûn ve Hârun’un yokluğuna rağmen katılım yine de gayet iyiydi. Geçtiğimiz yılın müdâvimlerinden Cârî’yi gözlerimiz arıyor. Râvî’nin ise Mısır’da rivayet toplamakta olduğunu biliyoruz. Dostlarımıza gelin diyoruz, safları sıklaştırırız... Evvelki haftadan kalan alacağımızı ödeyen Seyrî, Mesnevî’nin girizgâhı olan 18 beytin aynı vezinde meydana getirdiği manzum tercümesini okudu. Mümkün mertebe hem lâfzın hem mânânın muhafaza edildiği bu güzel tercümenin devamını arzuluyor: «Devam ağabey, kaldı 25.672 beyit» diyoruz... Toplantının canlı ve zevkli bir başka kısmı aruz meşki idi. feilâtün’la ilk kez tanışanlar bile en az bir mısra söylediler ve aruzun zorluğu efsanesini tecrübe ederek yıktılar. Vâfî, Hamza, Ali Rıza, Medineli... hepimiz, aruzun mûsıkî ve âhengine kapılmaya başladık. Feilâtün’ü meşk ederken Hanoğlu: “Aya baktım / seni gördüm / sana baktım / ayı gördüm!” diyerek günün esprisini patlattı. Meyve faslında ikram edilen «portakal» üzerine meşk edilen bahirden kaydedebildiğimiz bazı beyitler şunlar: Candan ikrâm ederek sunması bizlerdendir, Bu nefis portakalın lezzeti sizlerdendir. (Seyrî) Yemeyen, portakalın lezzeti neymiş ne bilir? (Kalbî) Geçti yaz mevsimi, boş kaldı kiraz, kaysı dalı, Armağandır kışa Hak’tan, yiyoruz portakalı (Tâlî) Ne de hoştur sulu kan portakalın varsa getir (Garcan) Malûm toplantı demek, karar almak demek! Mahfilde önümüzdeki haftadan itibaren her hafta bir üye tarafından bir edebî sanatın işlenmesi kararlaştırıldı ve konular dağıtıldı. Haftaya Tâlî mahfilde istiâreyi anlatmaya çalışacak.
2006-12-7 Tarihindeki dersimizden notlar:Bağlarbaşı’nda bir bağ var azizler. Yaz-kış demeden her mevsim, yılda on iki ay açar gülleri,…böyle bağ olur da bülbülleri eksik olur mu? Olmaz elbette. Perşembe akşamları ise bu güzel bağ, âdetâ bülbüllerin hasbahçesi olur. Bu bülbüllerin kimisi şakımasıyla meşhur niyâzıyla mâruf,kimisi genç ama yangın var yüreğinde. Kimi dut yemiş dinler köşesinde,kimisi de henüz yeni doğmuş bülbüllere gönüllerin yanık nağmelerle nasıl mest edileceği hususunda bilgi vermekte. Evet Azizler, bu hafta güller bağındaki bu bülbüller mahfilinde, çetin mi çetin bir ders vardı; bir de o zor dersi yeni doğmuş bülbüllere açıklamakla vazifeli bir bülbül. Acaba bu zor dersi, yeni doğmuş olanlara nasıl bir üslûb ile anlatmalıydı, diye düşündü vazifeli bülbül. Ne de olsa her doğan bülbül, büyüklerinin kendilerine gösterdikleri şekilde öterek gönüllere şifa bir üslûp yakalıyordu. Zorlu bir ders anlatımından sonra vazifeli bülbülün «Bir çuval inciri berbat ettim herhâlde!» diye düşündüğünde ise talebelerinde müşâhede ettiği netice şuydu. Onlar, Yüce Allâh’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu idrak ve iz’an neticesinde özü almışlar ve kabuğu atmışlardı. Önümüzdeki hafta «Açık İstiare»ye devam inşaallah...
2006-12-14 Tarihindeki dersimizden notlar:Açık istiâreye devam ettiğimiz, onu şiirler üzerinde tanıyarak iyice pekiştirmeye çalıştığımız bu haftaki toplantımızda Van’dan, Yüzüncü Yıl Üniversitesinden Doç. Dr. Ali ŞAHİN ağabeyimiz misafirimizdi. Şiir dostu değil şiir âşığı imiş ağabeyimiz. Şiire yâr olan, vâr olsun! Meyve meşkinde bu hafta misafirimizin hediyesi olan incir üzerinde durduk. Bir gelenek olmaya namzet bu meyve meşklerinden bakarsınız ileride bir eser-i müşterek çıkar! Adını da meyve sepeti koyarız. İstiare olur. Hanoğlu ve Vâfî ikilisiyle birlikte Günbeyli de kayıplar arasındaydı, yoklama almıyoruz zannetmeyin, hocalar! Medineli’yi de gözlerimiz arıyor. Cârî iki haftadır bahçemizde cereyân ediyor. Biz hisli mısralarını özledik. Onları da isteriz. Hiciv, târiz ve telmih yönüyle yavaş yavaş tebarüz etmeye başlayan Ârıza’nın son saniye golünün rövanşını, önümüzdeki hafta merakla bekliyoruz. Akademi öğrencilerinden mahfilin hararetli izleyicileri ve katılımcıları çıkıyor. İnşallah gelecekteki kalem mahsullerinde bu edebiyat sohbetlerinin müspet tesirleri olur. Hamza, Garcan gibi genç yetenekler yakında Seyrî üstadın kapısına varıp mahlaslarını isteyecek gibiler... Yolları açık olsun. Mahfile gelmeyene her şeyi anlatmak yok! Sadece birkaç incir beyti: Bu güzel incire minnetle teşekkür ederiz (Seyrî) İncirin bağrına bak onca çekirdek gizli (Seyrî) Düşünürken yiyemezsin kuru incir be Rıza (Ârıza) Kıracak mahfilimiz paslı diken zincirini, Sunacak millete zevkin bal akan incirini! (Tâlî) Ne güzelmiş kuru incir bize çok şey dedirir (Ömer Ata) Seninim ey tadı enfes olan incir seninim! (Lâ edrî ismehû) Yiyelim inciri kestâneyi biz hep yiyelim, Bize Hakk’ın güzel ikrâmı bu olmuş diyelim (Mecnûn) Yine gelsin bize incir yine gelsin yiyelim! (Kalbî) Sona ermez mi bu incir ki saatler geçiyor? (Hârûn)
2006-12-21 Tarihindeki dersimizden notlar:Mahfilimizde bereketli bir perşembe akşamı daha geçti. Ders değil mahfil tamam ama ben önce yoklamayı arz edeyim: Mecnun ve Kalbî kayıptılar, Mecnun hasta imiş şifalar diliyoruz. Medineli ve Faruk abi de gelmediler. Çok özletmeyin kendinizi... Dinçer ARIKLI Ağabey bu haftaki konuğumuzdu. Şiir okumanın önemini de bize hatırlatan Dinçer abi şiirlerinden de lutfetti. Yuvaya dönen Günbeyli, Şuarâ-yı ekâbir toplanıp Yüzakı’nda, Nice söz sanatını tac ederler yakındı... beyti ile yokluğunu telâfi etti. İstiârenin açık olanı iyice açıklaştı, üzerine mısra bile yazar olduk. İşte örnekler: İstiâreyle donanmış nice mısralar var (Hârûn) İstiâren senin olsun bana teşbih yetiyor (Tâlî) İstiârem ona beş altı çeker (Hârun) İstiâreyle yorulduk demeyin üç gecede (Seyrî) İstiâreyle mi bozmuş bu adamlar kafayı (Tâlî) İstiâreyle başın hoş olacak sanma Rıza İstiâreyle bulur anlamı sözler dene gör! (Garcan) İstiâremde neler vardı neler gördü gören! (Seyrî) İstiâreyse kasıt netliğe dikkat gerekir (Seyrî) İstiâreyle açılmış neşe saçmış mahfil (Garcan) İstiâreydi, kinâyeydi, unuttuk neydi? (Tâlî) İstiâren a be şair seni almış gidiyor, Yazışan bunca adam bilmiyorum ben ne diyor? (Hanoğlu) Ey mahfil üyeleri, artık siz de yazınız... Ak olsun yüzleriniz, hem ak olsun yazınız...
2007-1-11 Tarihindeki dersimizden notlar:Ocak sayısı, bayram ve Yüzakı’nda taşınma derken mahfilimizde bir kısa fetret olur gibi oldu. Gerçi geçen hafta kalan sağlarla bir küçük mahfil topladık ve teberrüken açık istiare işledik :) Ârıza dersten sonra, “Abi, ver şu istiare dokümanlarını, bi çalışayım, yoksa benim yüzümden ilelebet açık istiare işlemek durumunda kalacaksınız” dedi. İstanbul’un Fâtih-i Sânî’si ise, edebî sanatlarımıza teşbih-i sânî adlı bir teşbih daha eklemenin mutluluğunu yaşadı. Bu arada Fatih Garcan’a bir not: Açık istiareden sonra teşbihe geçiyoruz. Hazır ol kaptan. Mecnun bayram öncesinden beri Hepatit-A rahatsızlığından dolayı istirahat ediyor. Onun şifası için de dua istirham ederim, bacanağı olarak. Yüzakı’mızın üst katı da tutması neticesinde, mahfilimizin mekânı genişledi ve daha iyi imkânlara kavuştu. Bu hafta orada buluşmak dileğiyle; Şiir dostu Ali Şahin abinin e-posta ile gönderdiği (ve alkışı uzaklardan işitmek istediği) bir beyit ile rapora son verelim: Ne güzel dost bize Seyrî gülüyor bak ne güzel; Çünkü almış bakışın Sevgiliden, çokça özel.
2007-1-18 Tarihindeki dersimizden notlar:Yüzakı Şiir Mahfili kaldığı yerden devam ediyor. Şair Dinçer ARIKLI abinin de heyecanlı şiirlerle okuyarak renk ve zevk kattığı son buluşmamızda, meşkte meyvelerin yerini Mahfilin koltukları aldı. Yenilenen koltukların derisindeki renk tonu ve bu ton üzerine bir ton muhabbet! Seyre değerdi. Koltukları görmek isteyenleri Bağlarbaşı’na bekliyoruz efendim! Bu arada Hicri Yılbaşınızı (Muharreminizi) iki şiirle geç de olsa kutlayalım: Ve’r-Rucze f’ehcur! Geç mâsivâdan, Hecran cemîlâ! Ağyârı terket; Değmez bu dünyâ, kurtul cefâdan, Firrû ilallah! Cânân’a hicret! (Tâlî) (müstef’ilâtün-müstef’ilâtün) Dönmüştü ki dün Mekke dahî cendereye, Göç etti Nebî, çölde gülistan yöreye. Hicret yönü her an yüce Allâh’a idi; Bîçâre gönül sendeki hicret nereye? (Seyrî) (Mef’ûlü mefâîlü mefâîlü feûl)
2007-01-25 Tarihindeki dersimizden notlar:Bize teşbîhi Fuzûlî gibi anlattı hoca! (Tâlî) Teşbihin özeti: Teşbihin unsuru dört tâne işit ey evlat, Benzeyen, benzetilen, vech-i şebeh bir de edat! (Hârun) Teşbihe örnek: Sıcacık çay gibi gönlüm bu soğuk ayda bile, Yok! Bulunmaz bu sıcaklık şu sıcak çayda bile! (Süleyman) Teşbih yapamama mazereti: Seni teşbîh edemem çünkü senin yoktur eşin! (Ömer) Teşbihe cesaret aşısı: Bilesin ey hoca teşbihte olur sanma hatâ (ârızî) Bu raporun başlığında yapılan sanat: İstiâre ve tevriye. Mahfile, dersi Fatih Garcan anlatıyor. Koltuk kavgası: Bakınız dergide birçok yenilik var şu ara, Bakalım bunları takdîr edecek mi şuarâ? (Tâlî) Yine koltukları mahfilde yuvarlak dizelim! (Harun) Yeni koltuk da yakışmış güzel olmuş burası (Kalbî) İki koltuk mu kabartır adamın koltuğunu? (Seyrî) Şu kızıl renge tutup bordo deyişten ötürü, Ben de îlân ederim ustayı bir renk körü! (Tâlî) Var mı her ferde beğendirmeye imkân her işi, Çekme gam, kırmızı koltukları sevmezse kişi! (Hârun) Bunca dâvâ ne gerektir iki üç koltuk için (Seyrî) Gözü koltukta imiş dâhil-i meclis olanın, Oturan kimse verir âna makāmın bilesin! (Ömer Hadîdî) Sanki ceylan derisinden yeni koltuklarımız (Yetim) Böyle ister diye pek nazlı şu ilham perisi Yeni koltuklarımız kırmızı ceylan derisi (Tâlî) Son yorum: Oturandan daha kıymetli mi koltuklarınız (Muzaffer) Daha fazla katılım için arkadaşlarımızı teşvik edelim. Hadîdî ve Muzafferin dediği gibi koltuk değil onu dolduran insanlar önemli.
15 Şubat 2007 mahfilden özetler: Haftanın özeti:
Garcan'la berâber yine cennet kuşu olduk, Teşbîh-i belîğiyle muhabbet kuşu olduk! (Tâlî)
Dualar: Mahfilde hiç eksilmesin Allâh'a muhabbet! (Harun)
İhlaslı muhabbet ve derin mârifetiyle, Rabbim bize sen dostunu yol rehberi eyle! (Tâlî)
Teşvik ödülü: Dolmuşsa muhabbet ile gönlün bu mekânda Bal yapmaya hep böyle devâm ey bu kovanda (Babür)
Olmazsa muhabbet kuru daldır bu fidanlar (Ömer Ata)
Kendini kastederek kehânet:) Şâir gibi şâir Yüzakı'ndan doğacaktır! (Ârızî)
Mail grubumuzu üye arkadaşların daha faal kullanmalarını arzu ediyoruz.
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresine göndereceğiniz çalışmalarınız, yorumlarınız, meşkleriniz ve sorularınızla bunu gerçekleştirebilir, Perşembe akşamını diğer günlere de yansıtabilirsiniz.
Bu hafta mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün vezniyle muhabbet kelimesini meşk ettik. bu vezin çok kullanılan ve dilin çok kolay alıştığı bir vezin. bu vezinden akıcı, sade bir Türkçe'yle yazılmış örnekler:
Artık demir^almak günü gelmişse zamandan ...
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik ... (Yahya Kemâl)
On dört asır evvel yine bir böyle geceydi Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi ... (M. Âkif)
22 Şubat 2007 Mahfil notları: son derste Fatih Garcan'la teşbih konusuna devam ettik. İşin içine biraz daha ayrıntı katıp teşbih sebepleri konusuna kısaca temas ettik: Teşbih, 1- ileri sürülen bir fikrin düşüncenin hayalin imkânını göstermek, 2- müşebbehin, benzettiğimiz şeyin hâlini beyan veya takrir etmek 3- Onu tezyin 4- veya takbih (çirkinliğini ifade) etmek için yapılırmış.
Meşk yapmaya zaman kalmadı. çünkü Hanoğlu ikramı, Ârızî pişirmesi hamsiler bizi üst kata davet etti.
SEBATKAR AŞIK
Aşkında sebatkâr olanın kadrini Leylâ Bilmezse de elbette bilir Hazret-i Mevlâ!
(mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün) 22 Şubat 2007
KARSIZ KIŞ
Her yıl kapıdan baktırışından yakınırdık; Özletti bu yıl kendini yağsın şu kar artık!
(mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün) 22 Şubat 2007
2 Mart 2007 bu hafta mahfilde toplantı olmadı. çünkü derginin yeni sayısını dağıtımı gibi işlerin yoğunluğu ve mekânı ödünç alması söz konusu.
Geçen hafta mahfilde ulama / vasl konusunu işlemiştik. Ona burada da kısaca değinelim, mesajımız hepten mânâsız olmasın.
ulama veya vasl dediğimiz hâdise şu: Aruz için kelimeleri hecelerken ne yapıyoruz? İlkokulda öğrendiğimiz usul heceleri sesli veya sessiz bitişine göre bölüyoruz. Dikkat edersek sessiz harfle biten bir kelimeden sonra sesli harfle başlayan bir kelime gelirse; ve eğer istersek birleşik kelime imişler gibi düşünüp hecelemeyi değiştirebiliriz. Mesela:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan...
mısraını normalde şöyle hecelemek lazımdır:
Ar tık de mir al mak gü nü gel miş se za man dan
Ancak
Ar tık de mi RAL mak gü nü gel miş se za man dan
şeklinde geçiş / ulama / vasl ettirirsek hem vezne uydurmuş oluruz, hem de okuyuşta bir akıcılık sağlarız.
Başka misaller:
(meşkettiğimiz Feilâtün feilâtün feilâtün feilün vezninden)
Sönmeden yurdumuN^ÜStünde tüten en soN^Ocak
SipeR^ET gövdeni dursun bu hayâsızca akın
GarbıN^Âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar
BeniM^îman dolu göğsüm gibi serhaddim var
Ulusun, korkma! nasıl böyle biR^Îmânı boğar?
Rûhumun sendeN^İlâhî şuduR^ANcak emeli
Değmesin mâbedimin göğsüne nâmahreM^Eli
her kapalı hece arkasından sesli harfle başlayan kelime geldiğinde vasletmek zorunda değiliz. Aşağıda çift tireli yerlerde vasla müsait durum vardır ama vasledilmemiştir. Şiirler okunurken bu sebeple vezin gözetilmeli vasıl yapılıp yapılmadığına dikkat edilerek okunmalıdır.
Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen--alsancak
Kahraman--ırkıma bir gül! ne bu şiddet bu celal!
Bir de çekimli ve sonu kapalı hecelerden sonra sesli harfle başlayan kelime geliyorsa, o çekimi yapıp, vaslederiz. Bunu aruz açısından ihtiyaç olmasa da okuyuş güzelliği için yaparız. misal:
Çatma kurbâN^Olayım çehreni ey nazlı hilal
15 Mart 2007 Perşembe günü mahfilimizde daha önce kapandı zannettiğiniz istiare konusunu kapalı istiare ile yeniden açtık.
Aslan gibi kahraman asker: Teşbih-i mufassal Aslan gibi asker: teşbih-i müekked (?) Aslan asker: teşbih-i beliğ Aslanlarımız her cephede düşmanı yendi: Açık istiare Asker kükredi: Kapalı istiare…
Bu kadar ipucu yeter. Gerisi mahfilde. Zaten bu hafta aruz meşkinde konu olarak dersleri asan kayıpları yahut kaçakları seçtik. Acaba kulakları çınladı mı?
Tâlipleri geçtim şuarâmız da kayıptır! Mahfildeki meftunları bekletmek ayıptır!
Deyince Tâlî
On kez nere bir kez bile artarsa kayıplar, Seyrî ile Tâlî bunu elbette ayıplar!
Dedi Seyrî…
Tâlî ekledi:
Aslında ne fırsatları kaybetti kaçaklar! Bir böyle güzel mahfili nerden bulacaklar?
Seyrî gâibleri teşvik ederken, hâzırların gönlünü almayı ihmal etmedi:
Çok şey mi kaçırdın ediver haydi telâfî, Az maz deme her eldeki fırsat sana kâfî!
Ârif kişi noksan kişinin aybını örter, Mahfilde gelen, gelmeyenin kaybını örter!
Muzaffer: Gözler arıyor gönlümüzün dostu yürekler
Süleyman: Gel bak, ne güzel kaçma bu mahfil bize âit!
Devamsızlarımıza duyurulur; kayıp olmaya devam ederseniz, ayıp falan demeyip dozajı artıracağız!
22 Mart 2007 Mahfil Notları: Kapalı istiareye devam edip mef'ulü mefailü ile parayı meşk ettik:
Her elde gezersin kimi zengin kimi yoksul, Herkes sana mecbur, kimi karşında olur kul... (Muzaffer)
Ak akçe karanlık gün içindir deseler de, Kaarun yere batmış o tükenmez malı nerde? Ak akçeyi muhtaçlara infak edebilsen; Bir tek o zaman nûr olur en korkulu yerde! (Ahmet Şükrî)
Vicdânıma geçmez ve de onmaz yarasın sen! Heyhât adın üstünde bozuk bir parasın sen! (Tâlî)
Herkes paranın bendesi olmuş bu cihanda, ahvâli gören sâhib-i irfansa figanda... (Hârun)
Müşterek Rubâî: Eyvah! para bir fayda eder gönlüme sandım (Hârun) Uğrunda koşarken can evimden paralandım (Tâlî) Kaarun gibi bir servete konsam da sonunda (Tâlî) Neyler para 'can derdine, düştüm' yaralandım! (Kalbî)
Ali Güven'e acil şifalar dileriz. Belki mahfilimizin üyeleri şifa niyazlarını birer beyitle dile getirirler.
4 Nisan 2007 imale imale, aslında çekim olmayan heceyi çektirmektir. Arapça asıllı bir kelimede med olmayan yeri çektirmek fahiş bir imale olur. Vallâhi (--.) kelimesini Vallahî (-.-) yapmak doğru olmaz.
Aruz iyice oturana kadar, geçmişte türkçe kelimelerde imale bolca yapılmış. bazıları çok yerleşmiş. Fakat Akif, Yahya Kemal, Faruk Nafiz gibi şairlerle imale terk edilerek imalesiz söyleyiş esas alınmış. çünkü eskiden şiir okuru, vezni hemen anlayıp şiiri ona göre okuyor, imaleyi gözetiyordu. şimdi ise bilinmiyor.
imalenin osmanlıca yazılışın çekmeye müsaade etmesiyle de alakası vardır. mesela baş, taş gibi kelimeler elifle çekimli imiş gibi, -di, -ci gibi ekler hâkezâ ya harfi ile çekimli imiş gibi yazılıyor ve okunuşta da imaleye intibak kolay oluyordu. ismin -e hâli, -de hâli gibi eklerde de çekim yapma müsaadesi hissediliyordu.
Halk içinDE mu'teber bir nesne yok devlet gibi; OlmaYA devlet cihanDA bir nefes sıhhat gibi...
bir diğer yaygın imâle farsça izafet -i takısı ve "ve" manasında -u okunuşunda idi. Mehmet Akif bazı manzumelerinde, Yahya Kemal eski şiirin rüzgâriyle yazdığı şiirlerde bunu uyguluyordu.
günümüzde imaleyi sadece Türkçede kendiliğinden oluşmuş, halkın telaffuzunda mevcut çekimlerde yapabiliriz. Mesela Harun Öğmüş ağabeyin,
Cezb eder dâim cemâlin cinni de insânı da Hep o Mushaf’tan okurlar ilmi de irfânı da
matla'lı gazelinin "de" edatlarındaki imale, türkçede bugün uygulanan bir imaledir sanıyorum. (Vezni fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün)
Yine N'olur, nîçin gibi kelimelerde yerleşmiş imale vardır. kullanmakta zarar yoktur. yarârına gibi galatlar da var. dahî kelimesi eskiden iki açık hece kabul edilirdi şimdi .- şeklindeki yaygın.
Türkçede yumuşak ge, ye gibi harflerin bulunduğu bazı kelimelerin okunuşlarında telaffuzda doğan bir med oluşuyor, ama bunun vezin içre kullanımı az. Akif'te iyice, iice gibi bir yerde görmüş idim.
sağanak, dağınık kelimelerinin telaffuzuna dikkat edelim mesela.
mısranın son hecesinde imale yapmaya ihtiyaç yoktur. son hece serbesttir, kapalı kabul edilir.
Gerçi Arap şiirinde mısra sonlarında hususen çeker ve ona işbâ derler. Türkçede bu bildiğim kadarıyla yok.
Eski imaleli şiirleri dergimizde yayınladığımızda, kelimenin aslında olan çekimleri şapka ile, aslında olmayan imaleleri italik yazarak gösteriyoruz. Dergimizde N. Öztoprak, A. Sevgi, C. Alpgüvenç gibi yazarlarımızın yazılarında ve bazen röportajlarda yer alan şiirlerde bu tür örnekleri inceleyebilirsiniz.
Görüleceği gibi aruz, bir dilin heceleme, telaffuz, iştikak (menşe ilmi) gibi hususiyetlerini bilmeyi gerektiren ve onları koruyan, kayda geçiren bir mahiyete sahiptir. Kadim kelimelerimize karşı hareketler ile aruzun terk edilişi arasındaki ilişki açıktır.
zihafa da bir başka zaman değinelim.
12 Nisan 2007 Mahfil Notları: "Gelmeyen eyvah diyecek" dememi haklı çıkaracak derecede güzel bir mahfil oldu bu Perşembe. Harun ÖĞMÜŞ, Günbeyli, Celîl, Kalbî... Bereketliydi. Maşaallah’ımız vardı.
Kısaca istiareye dokunduktan sonra meşki « şair – asker » ikilisi üzerine kurduk. Sebebi tabiî ki Mecnun ve Râvî’nin bir gün önce vatanî hizmete başlamış olmalarıydı. Çok güzel beyitler, mısralar, hattâ gazeller vücuda geldi. Elhamdülillah. Askerden maillerine bakarlarsa hoş bir sürpriz olacak.
MECNÛN’A
Derler ki vatan borcu bu, zor hem de cefâdır, Hasretliği olmaz mı? Olur hepsi fedâdır!
Mecnun ki yiğit hem ne yiğittir çekinir mi! Bir gitti ki tek gāyesi ihsân-ı Hüdâ’dır.
Askerliği hizmet bilerek hep yol alırdı, Hizmetse onun neş’esi pür-şevk u safâdır. (Fatih GARCAN)
Zannetmeyiniz hayme-i Leylâ için asker; Mecnun vatanî hizmeti îfâ için asker! (Tâlî)
Gitmiş diye askerliğe Râvî ile Mecnûn; (Celil) Görmekteyiz el’an bacanak Mustafa mahzun (Harun)
Mecnûn ile Râvî bugün asker olacaktır, Târîhimiz artık nice destan dolacaktır. (Kalbî)
Mecnûn ile Râvî alır alkış şuarâdan, Tâlî de Hüdâ’dan diliyor böyle bir ihsan! (Tâlî)
Coşkuyla gider askere yok bizde yeis bil! Mecnun bırakır arkada Leylâ gibi mahfil! (Süleyman)
Girmiş bu vatan uğruna herkes gibi asker, Her an gözü düşmanda bu toprakları bekler. (Bayram)
Gurbet ne de zor, askere gel bir de suâl et! Ölmek sanadır, askere vuslat o şehâdet! (Ali Güven)
Bir parça kâğıt ver, yetişir kardeş, o çok, çok! Askerliğe dâir o kadar hâtıramız yok! (Harun)
Gönlümde buruk bir acı, gurbet dayanılmaz. (Süleyman) Îman gücümüz zirvede, hasret ile yılmaz! (Tâlî)
San’atta terör var ve lisanlarda erozyon, Şâirlere yaptırmalı derhâl operasyon! (Tâlî)
Bildik sizi Mehmet diye asrın ötesinden, İnmez eli elbette ki düşman tepesinden! (Günbeyli)
Bitsin yetişir kıssası askerliğin artık; Askerliği dağlarda değil kışlada yaptık! (Harun)
Askerliği dağlarda yaparken yazıyordum, Bayrakta hilâldim, esiyordum, tozuyordum! (Celil)
Askerde geçen günlere yanmıştı yürekler, Şâirce onun ismini anmıştı yürekler. (Celil)
Şâirlere bir sor, nice asker geri gelmez, Bilmez ise askerliği, hiç kendini bilmez! (Celil)
Müfret: Âkif gibi her cephede harbetmeli şâir!
Haftanın esprisi: Er-geç gidiyor askere Mecnûn ile Râvî, Bak üç buçuk atmakta şu Fâtih ile Tâlî (Fikir: Ahmet Şükrî, Nazım: Tâlî)
Haftanın zirveleri: Şâir varıp askerlere sırdaş olamazsa, Boştur onun uğraşları destan bile yazsa! (Celîl)
Kimdir diye sordum seni, aslan dediler! Cennet gibi bir rütbeye ihsan dediler! (Günbeyli -vezninin sonu feûlün değil feûl. Bu da başka bir vezin)
Nokta: Anlattı ya ballandırarak mahfili Tâlî, Mahzûn olacak korkarım ah Van’da Bilâlî!
9 Mayıs 2007 Mahfil Notları: Mahfilde iklim değişikliği konusunu meşk ettik. İstiare-i temsiliyeye şöyle bir selam verdik. Dünyâmızı âteşlere verdik ne yazık ki! Medenî Bir imtihan şu ömür, sınav salonu dünya Ne bulduysak tükettik, bunlar rızıktı güya Bu gidişle sonumuz pek hayır gözükmüyor Eğer gökler vermezse mahrum kalırız suya Hanoğlu Dünyâda hararet çıkıyor kalmadı hiç nem, Yaklaştı kıyâmet günü yaklaştı cehennem! Bir yanda kutuplar eriyor sel gibi ammâ, Bir yanda kurak çöllere dönmekte şu dünyâ Yâ Rabbi bu âfetlere bizler sebep olduk İsrafları, isyanları affet bizi yakma! Yârab koru dünyâmızı Nemrûd ateşinden, Mü’minlere olsun yine "berden ve selâmâ" Tâlî
17 Mayıs 2007 mahfil notlarımız: Azlık çokluk üzerine: mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün Kesrette kerâmet yok imiş şâhidi Kur’an, Tek kalsa da Hak yolda bulunmak gerek insan. Hârun Keyfiyyete bakmak gerekir azlığa bakmam, Bir tek neyim olsun yetişir sazlığa bakmam. Bir tek güneşin doğması yetmez mi sabâha? Bir tek kişi gönderdi Hüdâ, yetti felâha. Tâlî Az söyle diyor Eşmeli Üstat, Çok sözde değil özde asıl tat. Celil Çoklukta Celil çokça şiir söylese azdır, Kış gelse de tok gözlüye mevsim yine yazdır. Celil Az geldi ne verdiysem uyanmaz o gönüller Tuttukça diken battı yazık açmadı güller Celil Çöllerde irem kurmaya bir gül de hüner mi? Yangın günü üçbeş kişi kurtulsa yeter mi? Seyrî Teklik gibi bir sır yüce Allâh’a ki mahsus; Halk oldu şu çokluk bunu idrâk ederek sus! Seyrî 23 Mayıs 2007 Mahfil Notları Uzun bir aradan sonra Cârî aramızdaydı. Hanoğlu, Harun Öğmüş, Tâlî, Seyrî... Vezni değiştirdik: fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün Çok kullanılmış vezinlerden biridir. Su Kasidesi bu vezinde nazmedilmiştir. Bir fâilâtün eksiltildiğinde Mesnevî-i Mânevî'nin ve pek çok mesnevî türünde eserin yazıldığı vezne ulaşmış oluruz. Harun Öğmüş ağabeyin, Haziran sayımızda neşredilecek manzum tiyatrosunun da büyük kısmı bu vezinledir. Tütün üzerine: İçmeyen insân için bir zehr u âfettir tütün, Amma tiryâkî için enfes ziyâfettir tütün. (Tâlî) Dîn ü îmandan kavî bağlar ne şeytandır tütün, On cehennemden beter yakmakta mel’un büsbütün. (Seyrî) Çok tütün içtim ben evvel, Bafra-Samsun seçmedim, Tevbe ettim sonradan elhamdülillah içmedim! (Hârun) Bunca insân olmasın artık tütünden muzdarip, Zerkedersen ol belâdan sen olursun çok garip! (Hanoğlu) Bir kirâlık kaatil olmuştur tütün insanlığa, Sâde tiryâkî değil, düşman bütün insanlığa. (Tâlî) İçmiyor gûyâ ki tiryâkim yutar olmuş zehir, Öyle kirlenmiş ki pâk olmaz akıtsan gür nehir. (Cârî) İnsanın efkârıdır mâdem tütünden savrulur, Boş kalan beyniyle elbet nâra düşmüş kavrulur. (Seyrî) «Bir tütünden bunca insan bekliyor artık yeter!» Derse Celbî dersimiz derhâl hitâm eyler biter! (Seyrî) Müteferrik: Doğru söz söylerse şâyet her gönül alkışlanır, Eğri söz söylerse şâyet burda derhâl kışlanır! (Seyrî) Taştı umman gözlerinden sen de dön bak yaşlara, Ağlamazsan bâri hisset dönme gönlüm taşlara! (Cârî)
30 Mayıs 2007 Mahfil Notları Gözlük meşki fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün Ceddimin göz nûru olmuş Hak Teâlâ sözleri, Eskiden gözlük mü varmış, cin gibiymiş gözleri. Tâlî Ah şu gözlük! Çok sever gönlüm unutmuştur beni, Çünkü bir gözlükle görmüş gözlerim cânan seni. Cârî Bisküvitler çok güzelmiş boş verin gözlükleri, Bisküvit yersen geçersin bitmeyen düzlükleri. Eskiden mahfilde fındık, meyve, çay varmış aziz, Ol zamanlar eskidenmiş şimdi yok onlardan iz! Hanoğlu Eskiden görmek içinmiş, şimdi bir ziynet gibi, Bâzı gözlükler azîzim bir küçük servet gibi! Tâlî Hasta göz, gözlükle; sağlam göz de gözlüksüz görür, Bir de var gözsüz görenler, dağ-bayır dümdüz görür! Seyrî Gözlüğün camdan ibâret, gözlerin bir damla su, Seyreden, seyrettiren var, işte ibret tablosu! Tâlî İlme tâlip oldu mâdem, eskitir sözlükleri, Her geçen gün yükselir artık onun gözlükleri! Tâlî Merkebin göz zevki mâlum! Bakmış otlar sapsarı; Bir yeşil gözlük takıp silmiş süpürmüş otları! Tâlî Baş gözünden kurtulur kalbinde âşık göz bulur; Kurtulur gözlüklerinden her taraf pür-nûr olur! Tâlî Mâverâdan görmek îçün tâ derundan göz gerek, Hakka âşık olmak îçün kavrulan bir öz gerek! Hanoğlu Gözlüğün hakkında çok söz etti bir bir burda pîr; Bunca sözler gayrı kâfî, söyleyin siz, göz nedir? Seyrî
BİR BİLGİ NOTU Farsçadan aldığımız terkip usulünde karşımıza çıkan vü bağlacı aslında ve'dir. Sesli harf ile biten hecelerden sonra gelen "ve" kelimesinin farisî usulünce okunuşu vü şeklinde olur. Diğer durumlarda geçişli okunacaksa "ve" u diye okunur. Tamamen ve diye de okunabilir. (Şiirde vezin neyi icap ettiriyorsa öyle okunur)
leylâ vü mecnun / leylâ ve mecnun mecnûn u leylâ lûtf u kerem cân u gönülden... şâh u gedâ zühd ü verâ verâ vü zühd gibi...
Bilâlî'den:Günde beş kez yükselirken İsmi Sübhan, nerdesin? Verdiğin sözdür “Belâ” ey Kâmil İnsan, nerdesin?
İsterim ben fethe imzâ, aşka imlâ, iş tamâm; İlk ezan lutfetse Rabbim başka yoktur bir duâm.
Ey Bilâlî! Arşa çıkmıştır Bilâl’in sesleri! Gül Nebî mîraçta duymuştur ki na’lin sesleri! 07.06.07
6 Haziran 2007 Mahfil NotlarıFâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün meşkine devam ettik. Konu şöyle açıldı: Terledim vallâhi bir müddet nefes almam gerek, (Harun) Şöyle yerleş, bir soluklan sonra coştur şâirim, Mahfilin baş tâcısın, tavrın da hoştur şâirim! (Garcan) Çok güzel hem pek geniştir işte tuttuk bir heves, Pek yokuştur derginin etrâfı, kaldık tık nefes! (Tâlî) Hem soluk muğlak bugün hem gönlümüz, Olmuyor heyhât mülhem gönlümüz. Dolmuyor bir an dahî ilhâm ile, Bir hisardan güçlü muhkem gönlümüz! Tâ ezelden içmiş aşkın câmını, Aymıyor bir türlü sersem gönlümüz! Aklımız bir türlü ermez sırrına, Her ne dersek boş, bir âlem gönlümüz! (Hârun) Öyle yorgun, öyle bitkin çıkmaz ağzından soluk, Sanki yüzden kan çekilmiş rengi bahtından soluk! (Tâlî) Müslümansan bir nefesliktir sırattan geç emîn, (Rıza) Bir nefes bil ey gönül dünyâyı vazgeç uykudan, Az zaman var, kabre bir gir, dinlenirsin çok zaman! (Rıza) Çıkmayız nefsin sözünden gafiliz biz şaşkınız, Bin nasîhat söyle vâiz, dinlemez aldırmayız. Bir musîbet gelse ancak belki ondan anlarız; Bir uyansak, nefse hattâ hiç nefes aldırmayız. (Tâlî) İstitrat: Bildiğim pek çok şeyin bir benzeriymiş gördüğüm, Yandığım, bir hoş soluk sandım da kaldım kördüğüm. (Garcan) Sonradan katkılar Ber-hevâ ettik İlâhî, soldu kaç milyon nefes! Fazl u ihsânınla lûtfet, Sen’le gülsün son nefes! (Tâlî) Bir nefes alsak hemen verdik, dedik takdîre pes! Etme mağlup, kıl muzaffer yâ İlâhî son nefes! (Seyrî) 13 Haziran 2007 Mahfil Notları Bu hafta vezni değiştirdik. mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün meşki yaptık. Bu vezin de çok kullanılmıştır. Mehmet Akif'in Bülbül'ü: Eşin var, âşiyânın var, bahârın var ki beklerdin, Kıyâmetler koparmak neydi ey bülbül nedir derdin? O zümrüt tahta kondun bir semâvî saltanat kurdun, Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun. Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda, Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda. ... Bu vezin musammat gazellerde de kullanılır. O zaman sanki dört mefâîlün ikiye bölünmüş, ilk beyit, koşmanın ilk dörtlüğü gibi, diğerleri koşmanın dörtlükleri gibi olur. En meşhur örneği: Koşma şeklinde: Benî candan usandırdııı Cefâdan yar usanmaz mı? Felekler yandı âhımdan Murâdım şem'i yanmaz mı?
Beyit şeklinde: Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşé halka rüsvâdır Sorun kim: Bû ne sevdâdır, bu sevdâdan usanmaz mı?
Meşkimizde konu yüzük idi: Davullar gümlesin tekmil, Pilavlar, zerdeler aksın. Okan evlensin ey mahfil, Hakîkî bir yüzük taksın! (Tâlî) Yüzük takmak büyük külfet, Çıkartır evlenen elbet! (Hârun) Aman üstat, düşün bir kez, yüzük takmazsa insanlar, Bu millet evliler kimmiş bekârlar kim nasıl anlar? (Tâlî) Bulutlar bembeyaz nurdan, güneş üstünde bir sultan, Gümüş üstünde bir parlak akiktir zanneder insan. (Tâlî) Yüzük bir halka lâkin başkadır mânâsı dillerde, Yüzüksüz parmağın mânâsı yalnızlık gönüllerde. (Garcan) Bekârlık saltanat derler yalandır, hem de bühtandır! Bekâr kul hep yüzüksüz, evlenen Sultan Süleyman’dır! (Tâlî) Bekârlık saltanat olsaydı aşk olmazdı hiç yerde, Yüzük Hak’tan Süleyman mührüdür âşık gönüllerde! (Seyrî) Hüdâ çifter yaratmış halkı, teklik hiç değil mümkün, Bekâr kullar münâsip bir yüzük taksın veyâ ölsün! (Seyrî) Bilâlî'den: Gelin kızlar yüzük ister Ya elmastan ya pırlanta Gelin kızlar alın sizler Dünür oğlansa pırlanta
Tâlî'den tanzim: Yüzük ister gelin kızlar; Ya yâkuttan ya pırlanta Solar onlar, gelin kızlar; Olun ukbâya pırlanta
20 Haziran 2007
Mefâîlün'e devam ettik. Konu Fidan... Fidan aynı zamanda Kestanepazarı Derneği'nin yayın organı... Büyük ağlar, küçük ağlar; Sebep neymiş bu feryâda? Araştırdım ve öğrendim; Fidan gelmezmiş imdâda!
Hanoğlu
Ne tâlih, Yüzakı’ndan bahçıvan ellerde boy verdi! Fidan bir gün çınar olsun, desinler: «Arş’a dek erdi!» Seyrî
Fidan boylum, hayâlin düştü kor olmuş garip gönle, Harap ettin, tutuşturdun da kıydın mustarip gönle Uzak kalmışlığım sandırmasın bir an uzaklaştım, Dedim elbet gelir, hep bekledim güller serip gönle! Garcan
Hanoğlu’m der fidanlar Garcan’ın gönlün harâb etmiş, Demek dostlar fidanlar cümlenin gönlün türab etmiş. Hanoğlu
Fidan kalmak çocukluktur oluştur meyveden mahrum Ağaç ol, meyve ver, kıymet budur insan için mâlûm! Seyrî
Fidan dendikçe hep nâzende dilberler gelir yâde, O dilberlerle zevk etmiş olan erler gelir yâde! Harun
Çorak illerde kestâne; Şükürler olsun Allâh’a! Fidanlar bak ne şâhâne, Şükürler olsun Allâh’a!
Uzansın bir güzel ersin Fidanlar meyveler versin, Görüp Tâlî hemen dersin: Şükürler olsun Allâh’a! Tâlî
«Eğit» dersin; «Öğüt!» anlar! Okullar per-perîşandır; Susuz kaldık, yeter yâ Rab, getir dünyâya bayrâmı! Tohum insan, su Allah’tan; ve toprak yüz akındandır; Fidanlar serpilir artık, yakındır meyve ikrâmı! Tâlî Ceviz bâdem fidanlar var hicazdan gelme narlar var Ekin ey bahçıvanlar gölge bol vermiş çınarlar var
Fidan güller ekilsin bahçe gülsün bahçıvan gülsün Vurulsun mührü has güldür görülsün Bahçe Van gülsün Bilâlî
2 Temmuz 2007 Selamlar, Bu hafta mahfilde meşk olmadı. Şairlerden Hanoğlu, Seyrî, Harun ve Tâlî'nin bulunduğu akşamda, cuma akşamı düzenlediğimiz şiir gecesinin plânıyla meşgul olduk.
Geçen hafta Ali ŞAHİN ağabeyimiz İstanbul'da idi. Ziyaretten memnuniyet duyduk.
Şu kabristan acep olmuş mudur ukbâya nahlistan? Gülistandır fidan diksen kıyâmet kopsa kabristan. Bilâlî
Ağabey afvına mağrûren bir tanzim daha:
Şu kabristan cihân, aslında tâ ukbâya bağ-bostan... Fidan diktinse dünyâdan, gülistandır öbür dünyan...
Bu arada bugün düşen bir kıt'a; meşk-i mahfilin kazası içün:
Sürekli doğru konuşsan da olma sen geveze! Tekerlemeyle uyuşmaz hakîkatin dokusu... Karârı kaçtığı demlerde bastırır genize; Güzeldir amma çekilmez, devamlı mis kokusu... Tâlî
Mahfilde meşk yapmadık deyince Bilâlî bir ikazda bulunmuş:
Teker dönmezse gitmez kağnı döndürmek gerek ânı İlerletmek için durdurmamak lâzım şu erkânı
Tâlî'den cevap geldi:
Talep oldukça arz etmek cihânın âdetindendir; Hakîkî müşterî aslâ kapattırmaz bu dükkânı!
11 temmuz 2007 Mahfil Notları Konu bıyıktı. vezin: mefâilün feilâtün mefâilün feilün Bıyık yiğitliği ispat için bitip doluyor, Tarak durursa bıyıklarda genç, adam oluyor. Tâlî İnişte olmaya kaytan bıyıkların Ahmed, Ayakların dolanır sonra dil çekerken med. Seyrî Yakıştı öyle azîzim o gür yiğit bıyığı, İnan boğazda da yok böyle saltanat kayığı. Seyrî Bıyık bırak ulu ecdâda benze evlâdım, Bıyıksız insanı hâtun bilirdi ecdâdım! Tâlî Bıyıkların niye zor çıktı hiç düşündün mü? Kesilmesin diye takdir bu erkeğin düğümü! Seyrî Demek bıyıkta imiş tek hüner Enes iyi bak, Bıyık adamda şerefmiş, şeref ki yüzde kapak! Ahmet Koçak Sürekli sünneti peygamberin yüzünde her an; Sakal bıyık bırakırsan duâlı olsun aman.
Kadınların süsü altın değil başörtüsüdür Bıyıksa erkeğe sünnet ve sâde yüz süsüdür
Bıyıklarıyla müheykel, sakallarıyla şeker; Şu pâdişah dedemin resmi, kimse var mı çeker?
Bilâlî
ÜÇ AYLARINIZI TEBRİK EDERİZ SERMEDÎ İHSAN Kifâyetsiz cihânın vartasında, Nihâyetsiz cinân imkânı paylar… Şu üç günlük hayâtın ortasında; Hüdâ’dan sermedî ihsân üç aylar!... (Tâlî) Mefâîlün mefâîlün feûlün En sevdiğinden geçip cânı vermek, işte aşk! Ezel-ebed çizgide ânı vermek, işte aşk! Üç ay bereketiyle gönül gözünü açıp; Her dem yanı başında onu görmek, işte aşk! (Günbeyli) Şu fânî gönle burhandır üç aylar... Yakınlaş Hakk'a imkândır üç aylar... Huzur bul her nefes andır üç aylar... Şifâdır, câna cânandır üç aylar... Mecnûn 16 Temmuz 2007 Adana
Uzak kaldım fidanlardan kavuştur sen ey Allahım Fidanlar meyve versin dinsin artık dinmeyen âhım Râvî
Yüzakı Şairlerinden Miraç Kandili Tebrikleri... Dünyâya düşen; tahta gider, tâca gider, Sevdâya koşan, her gece bir hacca gider. Bir bir kapatır zevk ü sefânın yolunu, Aşkıyla coşan, Gül gibi Mi'râca gider. (Yusuf Dursun)
Allah Rasûlü’nün yolu minhâcımız ola… Her hâli, tavrı; aşk ile baş tâcımız ola… Yoktur O’nun misâli zarîf armağan veren; Mîrâcının hediyyesi mîrâcımız ola… (Tâlî) Yeri aştı, göğü aştı, O göz ne kaydı, ne şaştı! Böyle mîrâc oldu nasîb, Göz göze seyretti Habîb... (Seyrî)
15 Ağustos 2007 Mahfil Notları K'alemin Yüzakı Mahfilde Niyazkâr mahlâslı şairimiz Köksal CENGİZ Beyefendi misafirimizdi. Günbeyli, Hârûn, Tâlî, Seyrî gibi şairler ve değerli şiir muhiplerinden oluşan mecliste, Fuzulî-Bâkî mukayeselerinden, gazelin ana konularının doğru okunuşuna, mazmunlar, üslup orijinalliği ve ustayı taklit meselelerine ve şiirde usta-çırak çalışmasının zaruretine kadar pek çok husus dile geldi, getirildi. Kısa süren meşkte de güzel terennümler doğdu. Kalem konulu mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün meşkinde düşen bazı mısralar: Kayboldu lisan öyle yalınlaştı kalemler, Tomruk gibi ellerde kalınlaştı kalemler! (Seyrî) İstanbul’a baktım, ne muazzam idi hâli, Gördüm, sayısız kubbenin üstünde alemler, Göklerse açılmış idi bir sayfa misâli; Yazmakta münâcâtını şehrin, şu kalemler!... (Tâlî) Elbette kalemler seni yazmakta yetersiz, (Günbeyli) Altın gibi sözler bile târifte hünersiz (Seyrî) Dünyâda ne mevcutsa kalem var temelinde (Harun Öğmüş) Mâzîde kalem ney gibi mâmûl idi sazdan, Neyler gibi inlerdi kalemler de niyazdan… Naylon ve odundur kalemin aslı bugünse; Elbette ki mahrûm oluruz önceki hazdan! (Tâlî) Bir öyle kalem ol ki elif eyleye gıpta, Yaz, büktüremez çünkü ne oklar ne de balta! (Seyrî) Yazdıkça kalem gönle değip ney gibi inler Erbâb-ı kalem yazdı mı gök ehli de dinler (Bilâlî) İstikbal Vadisi Âşıklara her şeyden önemliydi kalem, Ancak onu anlar idi erbâb-ı kerem. (Ahmet KOÇAK)
23 Ağustos 2007 Efendim, mahfil bu hafta farklı bir mahalde ve bittabii farklı bir hâlde idi. Şairimiz Hanoğlu, Ihlamurkuyu’daki mekânı güzelce hazırlamışlar, bizleri mangal başına davet ettiler. Biz de: Şairlere ikrâm işi zordur be Azîz’im, Sînende şu mangal gibi yangın yürek ister… Dâvet veriyorsun diye çok sirkeler içtim; Yetmez kuru biftek bana Tâlî börek ister! diyerek, nazlana nazlana gittik. Aslında pek de nazlandık diyemeyeceğiz, çay-simitli mahfilimize nazlanan şair ve şiir muhipleri maşâallah mangal başı mahfile ayıp olmasın diye teşrif etmişler. Seyrî durur mu: Pişmiş ete insan koşuyor, çiğ ete kangal; Kimdir koşacak etse adam kalbini mangal… diyerek dokundurdu. Hârun ÖĞMÜŞ ise canlılığı şöyle dile getirdi. Mahfil yine pür-zevk u safâ çalkanıyor, Mangal gibidir sanki yürekler yanıyor… Eh, Tâlî’nin sataşmasına Hanoğlu cevap düşünedursun, Harun ÖĞMÜŞ patlattı: Vallâhi nasıl vermeli bilmem ki cevâbı, Yok kurtuluş imkânı yedirsen de kebâbı! Sonra sonra Hanoğlu bir cevap verdiyse de parmak hesabıydı, efendim ben zapt edemedim:)) Kendileri arz etsinler… Seyrî, Hanoğlu’nun imdadına yetişerek mahfili şöyle bitirdi: Yüklenme Aziz’den yana mangalda duman çok, Küller uçuşur belki de etlerde yanan çok! Mangalın başına gelince Garcan dile geldi: Of of şu tavuklar şu leziz köfteleriyle, Bambaşka bugün mahfilimiz nükteleriyle… Mangalda pişerken edebiyyât ateşinde; Gel coşma da kal öyle sükût sekteleriyle… Ziyafetin akabinde Tâlî, Hanoğlu’nun gönlünü almasını bildi: Etler yenecek, köz de tabiî küllenecektir; Lâkin bu ziyâfet ebedî söylenecektir. Efendim ne de olsa Hanoğlu’nun hân’ının bir mânâsı da sofradır. O’nda böyle hân, bizde böyle iştihâ oldukça, sık sık mangal başı hân-ı iştihâ mahfili isteriz. Her Çarşamba sizleri de bekliyoruz... Buyrun gelin...
|