KAPAK | DOSYA

Image

Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.
Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.
Bir afîf âile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı, asâletle çekilmiş perde.
Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak...
Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.

Devamını oku...
 
BU SAYIDAN MISRALAR..

Hakk’ın Habîbi’nin, aziz sünneti,
Sohbette kalplere, safâlar vardır...
Ashab sohbet ile, buldu cenneti,
Cehâlet derdine, devâlar vardır...
Devamını oku...
 
ANA SAYFA
Fon Müziği

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

 
Yüzakı Rengim : Mavi Kırmızı Turuncu Yeşil





DOLMAYAN TAS... Yazdır E-posta
Yazar Sadettin KAPLAN sadettinkaplan@gmail.com   

 Image

Derler ki...

Diyarlardan bir diyarda, halkını ihtirasına kurban eden, hazinesine yeni hazineler katmak için fakir fukarâdan en ağır vergileri alan zalim bir hükümdar varmış. Bir türlü gözü doymayan bu hükümdar, aynı zamanda çok kibirli bir adammış.


“Benim kadar zengin, benim servetim kadar servet sahibi başka hükümdar var mı?” diye böbürlenirmiş...

Günlerden bir gün, halkının arasına çıkmış. Vezirleriyle birlikte bir pazar yerini gezerken, sürekli emrediyormuş:

“Vergileri artırın. Hazinem daha çok dolsun. Çok altın, çok gümüş, sayısız mücevher istiyorum... Benim kadar zengin başka kim var?..” dedikçe, adamları da çaresiz;

“Sizden zengin kimse yok efendimiz...” diye övgüler yağdırıyorlarmış...

Birden önlerine bir dilenci çıkmış. Ak sakallı bir pîr-i fânî... Elinde kalayı silinmiş bakır bir tasla, öylece duruvermiş...

Hükümdar, güç ve zenginliğini cümle âleme ilân edecek bir vesile çıktı diye sevinmiş:

“–Bana bak ey dilenci!..” demiş.

“Yardımımı dile, bir şeyler iste benden ve kudretimi gör...”

Dilenci, hükümdarı aşağılayıcı bir ifadeyle süzdükten sonra gülmüş. Demiş ki:

“–Ey zavallı adam... Sen benim için ne yapabilirsin ki? Hükümdarlığına, üç akçelik hazinene mi güveniyorsun?..”

Hükümdarın eli bir an kılıcına gitmiş, yanındakiler hemen adamı çevrelemişler. Ama bu haddini bilmez, kibirli dilenciye zenginliğini ve gücünü göstermek isteyen hükümdar, sabırla gülerek demiş ki;

“–Bana bak ihtiyar dilenci. Yeter ki sen iste... İste ve kudretimin sınırsızlığını anla...”

Dilenci, hükümdarı çirkefe batıran alaycı bir gülüşle;

“–Al!” demiş, elinde tuttuğu bakır tası uzatırken...

“Al bunu, bir şeyle doldur. İster buğday, ister mercimek... Ne verirsen kabulüm...”

Hükümdar, kibrine uygun bir kahkaha patlatarak, vekilharcına emretmiş:

“–Şu ihtiyarın tasını zümrütle doldurun!..”

Adamları hemen heybelerinden birer kese çıkarıp tasa boşaltmışlar. Boşaltmışlar da, sesi duyulmuş, ama kendisi görünmemiş zümrütlerin... Herkes hayret etmiş. Bir kese, bir kese daha... Yanlarındaki bitmiş, gidip hazineden yükleyip getirmişler...

Sonunda vekilharç;

“–Zümrütler bitti efendimiz.” demiş, üzgün ve mahcup bir sesle...

Dilenci, gülümseyerek;

“–Ama tasım hâlâ boş.” demiş. Sonra da eklemiş;

“–Fark etmez ey zengin hükümdar... Yâkut, altın, gümüş, akçe... ne varsa kabulüm. Yeter ki şu tasımı doldurun...”

Hazine ile pazar yeri arasında arabalar, develer gidip gelmiş. Hazinede tek akçe bile kalmamış ama dilencinin tası hâlâ bomboş duruyormuş...

Hükümdar, bir topak kar gibi eriyip akmış. Ezilmiş, küçülmüş, tükenmiş...

“–Kimsin?” demiş dilenciye.

“Allah rızâsı için söyle! Kimsin sen? Beni yer ile yeksân ettin...”

Dilenci, boynunu bükmüş;

“–Ben garip bir dilenciyim.” demiş, susmuş... Bir süre gözlerini hükümdarın gözlerine dikerek, bakmış, bakmış ve;

“Şu tası görüyor musun ey kibirli hükümdar?” diye gülmüş.

“Bu tas, ihtiras tasıdır... Dünyadaki hiçbir hazine bu tası dolduramaz. Nitekim senin hazinen de dolduramadı... Ama üzülme. Bu tasa ne döktüysen, hepsi içindedir. Götür hazinene, besmele ile serpiver... Fakat önce şu kahrolası kibrini ayağının altında ez, mülkün gerçek sahibine sığın ve Allâh’a şükrünü bir daha unutma! Malını artırmak istiyorsan, onlardan fakirlere bolca dağıt. Gönlündeki ihtiras tasını çıkarıp at. Yerine sabrı, şükrü ve zikri koy...”

Sonra, elindeki tası hükümdarın eline tutuşturup yürümüş. Yürümüş de, hükümdar atılıp eteğinden yakalamış:

Image
“–Ey ihtiyar!” demiş.

“Sen ne biçim dilencisin?..”

Dilenci, eteğini hükümdarın elinden kurtarırken;

“–Gördüğün gibi ihtiyar bir dilenciyim. Fakat işi sağlama alıp; her zorluğa sabrediyorum, şükrediyorum... El açıyorsam, riyâsız ve gösterişsiz bir îmanla, hiç tükenmeyecek hazineleri, sınırsız güç ve kudreti olan o gerçek Hükümdar’a el açıyorum ben...” demiş ve eklemiş:

“Beni dinlersen, sen de öyle yap ey kendini hükümdar sanan hükümsüz zavallı adam!..”

Sonra da yürümüş, kalabalığa karışıp gitmiş...

 
Sonraki >
 
83.jpg
Yüzakı Kitapları
İki Çift Söz Yeter
İki Çift Söz Yeter

Seyrî'den Seçmeler
Seyrî'den Seçmeler

Yanık Besmele
Yanık Besmele

Ali Ege Ağabey
Ali Ege Ağabey

Mısralarla Konuşsak
Mısralarla Konuşsak

Fenâ
Fenâ

Dîvâne
Dîvâne

Hilye i Şerife
Hilye i Şerife

Kısa Dünya Tarihi
Kısa Dünya Tarihi

Aşk Kapısında
Aşk Kapısında

BU SAYIDA KARAKTER
ZEMİN ÇALIŞMASI!..
Image

Orhan, gün geçtikçe okuduğu ilâhiyat fakültesinin ehemmiyetini ve ilmi ihlâsla mezcederek okumanın ne kadar zarûrî olduğunu daha yakından idrâk etmeye başlamıştı. Çünkü dış dünyadan tatlı meltemler gibi esmekte olan zehirli fikirler ve sakat felsefeler karşısında dirâyetli gönüllere, basîretli erbâb-ı ilme, yani ehil kimselere ihtiyaç çoktu.

Hazret-i Peygamber’e gerçek vâris olabilecek gerçek âlimler her zaman yetişmeliydi.

Yoksa;

“Kedilerin olmadığı yerde fareler cirit atar.” gerçeğine binâen ehil ve ehliyetli kimselerin olmaması hâlinde sakat felsefeler ve zehirli fikirler kendine zemin bulurdu.
Devamını oku...
 
BU SAYIDA EDEBİYAT
CENNET ÇİÇEKLERİ
Image

Genç, gayretli bir imam-hatipti Yusuf Hoca. Başarılarının bir meyvesi olarak kısa zamanda fark edilmiş, şehir merkezindeki camilerden birine tayin olmuştu.

Mütebessim çehresi, dâvûdî sesi ve yardımseverliği ile kısa sürede kendini sevdirmesini bildi. Cami, bir külliye misali, namaz vakitleri dışında da dolup taşıyordu.

Bu merkezî caminin lojmanı yoktu. Fakat cami derneğinin desteği ile kısacık bir zamanda bu mesele de çözüme kavuşmuştu. Cemaat, hocalarını kiradan kurtarmak için seferber oldu.

Bu ihtiyaç için, zamanında alınmış olan arsaya hemen temel atıldı. Yalnız, inşaatla beraber kendini gösteren başka bir sıkıntı vardı. Lojman için ayrılan arsaya komşu olan Ayten Hanım, bu durumdan hiç de memnun değildi. Her fırsatta memnuniyetsizliğini dile getiriyor; dilini yay, sözlerini ise ok gibi kullanarak bu hayırsever insanların gönüllerini yaralamaktan geri durmuyordu. Yine bir bahar sabahı omzunda şalı, inşaatın başına geldi:
Devamını oku...
 
BİR ZİYARETİN ARDINDAN...

Image

Bayramın dördüncü günüydü, kayınvâlidemlerle birlikte bir akrabalarının oğluna yemeğe gitmeye niyetlendik. Yeni ev almışlar; «Hayırlı olsun, güle güle oturun...» diyeceğiz...

Aslında bu ziyaretle bir taşla birçok kuş vurmak istiyoruz. Evlendiler, çocukları oldu, büyüdü gidemedik. Gidince öğreniyoruz ki kızları beş yaşına basmış.

Büyük şehirlerde akrabalık ilişkileri malûm... Eski zamanlarda akrabalar çoğu zaman aynı bahçe içindeki evlerde yahut aynı sokakta, birbirine yakın adreslerde otururlarmış. Hâlen Anadolu’da öyledir. Hattâ Anadolu’dan İstanbul’a göç ettikten sonra da bir zaman bu âdet devam ettirilmiştir. Anne-baba ve kardeşler; aile apartmanının birer katında otururlar. Çocuklar beraber büyütülür, yaşlı anne-babaya beraberce bakılır. İşler yardımlaşarak yapılır. Aileden bir kızın çeyizi mi hazırlanacak, elbirliği yapılır. Bir delikanlı okula mı yazıldı yahut askere mi gidecek, büyükleri cebine harçlığını koyar...

Devamını oku...