KAPAK | DOSYA
Image

Son yıllarda Türkiye’nin Orta Doğu ile daha fazla alâkadar olduğu bir gerçektir. Bu durum, ülkemizde ve çevre ülkelerde farklı tepkilerin oluşmasına sebep oldu. Bazı yabancı ülkeler gibi bizden bazıları da; «Acaba eksenimiz mi kayıyor?» endişesine kapılırken değişik çevrelerde bir «neo-Osmanlıcılık» kaygısı da dillendirilmeye başlandı. Hislerine mağlûp tabiatımız gereği, bazılarımızın hamâsî duygularının kaynaması da bu kaygıyı körükledi.

Hâlbuki son zamanlarda Türkiye’nin Orta Doğu’ya yönelik sevindirici ilgisi, ayakları yere basan gerçekçi bir düşünce ile ele alınmalıdır. Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de fiilen, 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla da resmen tarihe karıştığı ve artık eski hâliyle yeniden sahne almasının imkânsız olduğu unutulmamalıdır.
Devamını oku...
 
BU SAYIDAN MISRALAR..

Seyrî:    Neye uygun dese takdîr-i Hudâ...
              O güzeldir kula, en doğru edâ...
Devamını oku...
 
ANA SAYFA
Fon Müziği

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

 
Yüzakı Rengim : Mavi Kırmızı Turuncu Yeşil





NİMETİN DEVAMI VE TAMAMI... Yazdır E-posta
Yazar H. Kübra ERGİN hkubraergin@hotmail.com   

Image

Rahmetli anneannem iğde ağaçları çiçek açtığı zaman birkaç çiçekli dal keser, penceresinin genişçe pervazına koyardı. Bilmem bilir misiniz, iğde çiçekleri mis gibi kokar. Ben de o kokuyu doya doya içime çekmek isterdim. Ama ne yazık ki ilk nefeste kokuyu hisseder; ikinci, üçüncü seferde koku almazdım. Hattâ kokuyu hissedemeyince çiçekler kokusunu kaybetti zannederdim. Ama dışarıya çıkıp dolaşıp geri geldiğimde yine kokuyu hissedince anlardım ki meğer burnum kokuya alışırmış da bu yüzden hissedemezmişim.



Bilim adamları bu duruma «duyu reseptörlerinin adapte olması» diyorlar.

Burnumuz bir kokuyla, dilimiz bir tatla ilk karşılaşmasında hassas davranıyor. Hattâ hissedilmesi son derece güç, hafif bir uyarıyı bile hissedebilmek için algı eşiğini oldukça düşük tutuyor. Gerekirse o duyumun şiddetini yükseltiyor. Böylece havadaki en zayıf bir kokuyu, bir yemeğin tadındaki en küçük bir değişikliği hissetmek mümkün oluyor. Ama uyaranın sürekliliği hâlinde beyin duyu eşiğini yükseltiyor, böylece reseptörler hassâsiyetini yitiriyor. Eğer koku veya tat gittikçe şiddetlenmezse hissedilmez hâle geliyor.

Belki imkânları elverenlerin sürekli daha fazla zevk peşinde koşmasının sebebi de bu. Tiryakilerin, vücutları alıştıkça düşkün oldukları maddenin miktarını artırdıkları gibi lüks düşkünleri de mutluluk verici lezzetlerin seviyesini sürekli yükseltmeye çalışıyorlar.

Duyu hassâsiyetleri kalıcı olarak da değişebiliyor. Meselâ acılı ve bol baharatlı yiyecek yiyenlerin dillerindeki tat alan hücreler zamanla azalıyor. Bu sebepten onlar aradıkları lezzeti bulmak için daha fazla baharat kullanmaya mecbur kalıyor. Baharata alışkın olmayanlara çok keskin gelen acıyı onların dili hissetmiyor bile. Tıpkı bol nimetler içinde yüzenlerin ellerindeki nimetleri fark edememesi gibi...

Bu ilmî hakikat üzerinde tefekkür edilirse Allâh’ın ilk bakışta fark edilemeyen adaletinin şuuruna varmak da mümkün aslında.

Demek ki insanoğlunun bu dünya şartları içinde, bu beden elbisesi ile alabileceği zevkin bir limiti var. Hayatı boyunca sık sık hoş nimetler tadanlar da bu nimetleri nâdiren bulabilenler de toplamda aynı zevki alabiliyor.

Meselâ günlük nafakasını teminde güçlük çeken bir insana zeytin-ekmek ziyafet sofrası gibi zevk verirken, acıkmaya bile fırsatı olmayan bir insana her zaman bulabildiği nimetlerle dolu sofralar pek de zevk vermiyor.

Çünkü biri nimetin lezzetini en yüksek seviyede hissederken diğeri duyu reseptörleri köreldiği için zevk hissetmiyor. Öyleyse görünüşte yenilen içilenin miktarı artsa da hissedilen zevk bir noktada kalıyor, artmıyor.

Herhâlde aynı durum zahmetler ve acılar için de geçerli. Hayatı çilelerle geçen bir insana elemin biraz hafiflemesi lezzet olurken, hayatı hep âhenk ve emniyet içinde geçen birinin dengesini en ufak bir sarsıntı bozuveriyor. Böylece her ikisinin de toplamda duyduğu acı birbirine yakın oluyor.

Öyle değil midir; bir amele kızgın güneş altında, kan-ter içinde çalışırken;

“Bugün iş buldum, eve ekmek götüreceğim!” diye sevinirken; diğeri klimalı odasının makam koltuğunda oturup, kendisine sunulan kahveyi yudumlayarak;

“Tuttuğum takım yenildi, arkadaşlarım bana gülecek!” diye kahırlanıyor.

Demek ki görünüşte kullar arasında büyük bir adaletsizlik varmış gibi görünse de, beden elbisemize konulan hassâsiyet ayarları sayesinde şu dünya hayatında bir nevî adalet sağlanıyor. Bu durum âhiret âleminde bize giydirilecek olan; hassâsiyeti gittikçe azalmayan bilâkis sürekli artan ebedî bedenlerimize kadar böyle...

Orada, «kudret sürmesi» çekilen duyu organlarımız; bıkmayacak, alışkanlık kesbetmeyecek ve tatminsizlik duymayacak. Hem cennet ırmaklarında yıkanınca latif ve nûrânî bir hâle gelen bedenlerimiz, sürekli tazelenen nimetlere karşı devamlı tazelenen bir şükür hissiyle daima lezzet duyacak. Elbette aynı durum, -Allah hepimizi muhafaza buyursun- cehenneme girenler için de geçerli olacak. Sürekli yenilenen deriler, alışmak mümkün olmayan, üstelik sürekli artırılan azabı devamlı olarak hissedecek.

Aynı hakikat üzerine tefekkür etmeye devam edecek olursak, farkına varacağımız bir başka hikmete gelince; Allâh’ın emirleri ve Peygamberimiz’in sünnetinin ilmî hakikatlere ne kadar uygun olduğunu görüyoruz.

Yaratıcımız’ın, bizlere lutfettiği «kullanma kılavuzu» yerindeki emir ve hükümler, bizlere imkânlarımız ne kadar geniş olursa olsun, nimetlerden mahrum kalacağımız günler yaşamamızı ve bazı zahmetlere katlanmamızı buyuruyor. Meselâ Ramazan ayı boyunca gündüz saatlerinde en basit bir nimeti bile yemeden içmeden geçiriyoruz. Böylece her an elimizin altında olmasından ötürü pek kıymetini bilmediğimiz, tadını fark etmediğimiz ekmeğin, suyun tadına varıyoruz. Hele hele zühd ve takvâ dairesinde yaşamaya gayret eden kullar; âhirette bayram yapabilmek için ömürlerini bir Ramazan edâsında, dünya nimetlerinin lüzumundan fazlasına karşı oruçlu gibi geçiriyorlar. Böylece duyu reseptörlerini en hassas ayarlarda tutarak, en küçük bir lezzetin farkına varıp şükrediyorlar.

Image
Aynı şekilde mü’minin hayatında ibâdet saatleri dünya zevklerini bölüyor, muamelât kuralları da kurallarla sınırlandırıp seyreltiyor. Böylece hem zahmetin bitmesinden lezzet elde ediliyor ve bu da şükre vesile oluyor. Hem de dünya şartlarında kaçınılması mümkün olmayan dertlere karşı sabır disiplini kazanılıyor. Böylece ufak tefek meseleleri dert edip dünyayı kendimize zindana çevirmekten muhafaza edilmiş oluyoruz. Hattâ sabır disiplini sayesinde büyük büyük dertlerin çaresini bulmak da mümkün olabiliyor.

Hele hele dünyanın lezzetini, Allah yolunda hizmet edip yorulmakta arayan seçkin kullar, zahmetin bizzat kendisini zevkle ve şükürle yudumluyorlar. Bu yüksek şahsiyetler sabrı tabiat hâline getirdikleri için hayata sırf şükür gözüyle bakıyorlar.

Hâlbuki hayatında hiçbir gayesi olmayıp, yaşama zevkini sırf maddî nesne ve şartlarda arayanlar sürekli tatminsizlik yaşıyorlar. Zaten nasipsiz oldukları şükür duygusunu tamamen yitirip, duygu kütlüğü içinde kıvranıyorlar.

Demek ki mü’minler ve bilhassa seçkin kullar mahrumiyetler içinde görünseler de huzur ve şükür zevkiyle dünyayı cennet gibi görürken, görünüşte cennet hayatı yaşayan nankör kullar ise mutsuz, tatminsiz ve huzursuz bir hayat içinde âdeta cehennem azabı çekiyorlar. Öyleyse fen bilimlerinin de tasdik ettiği üzere, dünyayı cennete çevirmenin yolu; Allâh’ın yerden bitirdiği nimetlerden, gökten indirdiği rehberliğe uyarak faydalanmakla mümkün.

 
< Önceki   Sonraki >
 
83.jpg
Yüzakı Kitapları
İki Çift Söz Yeter
İki Çift Söz Yeter

Seyrî'den Seçmeler
Seyrî'den Seçmeler

Yanık Besmele
Yanık Besmele

Ali Ege Ağabey
Ali Ege Ağabey

Mısralarla Konuşsak
Mısralarla Konuşsak

Fenâ
Fenâ

Dîvâne
Dîvâne

Hilye i Şerife
Hilye i Şerife

Kısa Dünya Tarihi
Kısa Dünya Tarihi

Aşk Kapısında
Aşk Kapısında

BU SAYIDA KARAKTER
YAKIN AKRABALARI DAVET -2-
Image

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Önce en yakın akrabalarını uyar!” âyeti nâzil olur olmaz, Rasûlullâh’ın, davet ettiği kırk civarında misafirine Zeyd ile ben hizmet ediyorduk. Rasûlullah eti parçalayarak yemek tepsisinin çevresine birer parça koyduktan sonra;

“–Haydi yiyiniz, Bismillâh!” buyurdu. Hepsi ondan yediler ve tamamıyla doydular. Varlığım Kudret Elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, onların tümüne sunduğumuz yemeği, onlardan bir tek adam bile yalnız başına yiyebilirdi! Bundan sonra, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
Devamını oku...
 
BU SAYIDA EDEBİYAT
KOMŞU HAKKI ve TEBLİĞ...

Image

Yurt dışında bir vatandaşımız denk getirir, bir daire satın alır. Standardı belli olduğu için alış veriş öncesi içine girmemiştir. Tabiî anahtar eline geçtiği gün heyecanlıdır, hemen oraya yönelir.

Daire, güzel bir semttedir. Binanın önü ferah. Girişi rahat.

Yeni ev sahibi sıfatıyla bizimkinin memnuniyeti yüzüne de diline de yansımıştır. Yanındakilerle beraber neşeli neşeli binaya girer. Satın aldığı dairenin önüne bir hamlede ulaşır.

“–Güle güle oturmak nasîb olsun!” temennileri arasında anahtarları cebinden çıkarır. Uzun zamandır ilk defa anahtar görmüş olan kapalı kapıyı; «bismillâh» deyip açar.

Kapı, epey vakit açılmamış olduğundan dolayı, yata yata dizleri kireçlenmiş hasta gibi biraz tutukluk yapar. Fakat nihayet hatırını soran birinin çıkması üzerine, hoş geldiniz dercesine kendince keyifli sesler çıkartır. Duyduğu sevinci daha içten göstermek için de; haftalarca, aylarca, belki yıllarca birike birike üst köşesinde katman oluşturmuş tozları, gelenlerin başına sanki inci serpiyormuşçasına cömert bir şekilde yağdırır.

Devamını oku...
 
GEL KARDEŞİM!
Image

Arkadaşlık, komşuluk, dostluk...

Hayatımızda farkına varsak da varmasak da büyük bir etkiye sahip...

Sadece gençler, çocuklar için değil, yetişkinler için de...

Komşuluk sadece evlerde, apartmanlarda değil; dükkân komşuluğu da çok mühim... Yeter ki imkânlar; birlik-beraberlik için, dayanışma için, birbirimize iyiyi, doğruyu, güzeli anlatmak için fırsat olarak kullanılabilsin.
Devamını oku...