KAPAK | DOSYA
Image

Uzun bir gecenin sonunda yine sabah olmuş, perdenin kenarından içeri doğru sızan ışık huzmeleri sabah olduğunu ve güneşin yükselmekte bulunduğunu işaret ediyordu. Gece kaç defa uyandığını hatırlamıyor; «Gecelerin ne kadar uzun olduğunu hastalara sor» sözünün hakikatini şimdi yakînen müşâhede ediyordu.

Her ne kadar hava güneşli olsa da mevsim kış, hava soğuk; bütün vücudu elektrik verilmiş gibi titriyor. Bu titreme, soğuktan mı yoksa hastalıktan mı onu kestiremiyordu. Ortada bir şey varsa o da günlerdir, yattığı yatağında tir tir titrediğiydi.
Devamını oku...
 
BU SAYIDAN MISRALAR..

Bir an bile istemem cihânı,
Aşkından uzakta kaldığım gün...
Geçmez sanmaktayım zamânı,
Hicranlı haberler aldığım gün...
Devamını oku...
 
ANA SAYFA
Fon Müziği

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

 
Yüzakı Rengim : Mavi Kırmızı Turuncu Yeşil





ARMUDUN VE MUMUN DİBİNE DAİR Yazdır E-posta
Yazar Asım UÇAROK   
Image
Necip Fâzıl’ın bir Yüzakı kapağına da ilham vermiş, meşhur cümlesi:

“Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur.”

Canlılar âleminin hemen tamamı, kendi varlığını ve neslini sürdürmeye kurulmuş, ayarlanmış gibidir. Bundan geri kalan odundur, kısırdır, ölüdür...

O lezzetli meyveler, çekirdeklerini yaymak için...

O rengârenk çiçekler; tohumlarını, alıp götürecek ayakları cezbetmek için...

Sadece sürdürmek değil, ayarlarını da kendi vermek isteyen ise insandır... Rabbi tarafından eğitebilme kabiliyetiyle donatılan insan...

Beyan ve kalem... Konuşmak ve yazmak... Eğitmenin ve öğretmenin iki temel nakil aracı... İki Hudâ hediyesi... (Bkz. el-Alak, 4 ve er-Rahmân, 4)

Fakat dinlemek, okumak ve okuyup dinlediğini anlayacak, idrak edecek bir kalbe sahip olmak... O da bir başka lütuf... O hediye ile bu lütuf buluşmazsa, insan kendi yavrusunu kendi istediği yönde eğitemez...

Geçenlerde zamâneden şikâyet eden bir dost, dertli dertli sordu:

“Herkesin evlâdı kendisine benzerken, neden biz dindar insanların çocukları babalarına benzemiyor? Görüyoruz; şarkıcının çocuğu şarkıcı, artistin çocuğu artist oluyor. Niye bizim çocuklarımız bize benzeyeceğine başkalarına benziyor?”

“Armut dibine düşer.”

Evlâtların babalarına benzeyeceğini ifade eden bir atasözü.

Atasözleri; tabiatın gerçeklerini, hayatın hakikatlerini dile getirmekte kullanır. Aslında ilâhî kudrete sinmiş hikmet tarafından tabiata serpilmiş ipuçlarını yakalamak ve halk irfanıyla söylemek de diyebiliriz buna.

Armut olgunlaşır, ağırlaşır ve aileden kopup bir yetişkin olduğunda kendini yetiştiren ailenin kökleri üzerindeki yerini alır.

O ağır meyve nasıl olur da bir başka yere savrulabilir?

Çok kuvvetli bir rüzgâr ile!

Hele armut kendi dalından, kendi köklerinden beslenmemiş, ham ve hafif kalmışsa...

Hele kendi kökleri yerine sokaklara, kaldırımlara yuvarlanmaya can atıyorsa...

Pekâlâ, meyvenin olgunlaşmamasından meyve mi yoksa ağaç mı sorumlu?

Halk irfanı, armudun dibine düşmemesini tasavvur edememiş fakat âlemi aydınlatırken kendi dibinin karanlığına çare olamayan mumun hâlini gözden kaçırmamıştır.

Aynı hâle bir başka açıdan bakış, bir başka atasözü...

“Mum dibini ışıtmaz.”

Evlâtla dip arasında nasıl bir bağlantı var.

Özellikle mumu gözünüzün önüne getirin: dışa dönük alev... Gölgede kalan dip... Evlât bir insanın en özel, mahrem alanlarına şahit... Evlât babanın sırrı.

Farklı tedâîleri/çağrışımları vardır bu sözün...

İlki; baş ile dip, dış ile iç arasındaki zıtlık... Söz ve öz uyumsuzluğu... Bir ucu;

«Ele verir talkını, kendi yutar salkımı...» deyiminin ifade ettiği iki yüzlülük; diğeri Ziyâ Paşa’nın şu ölümsüz beytinde fâş ettiği tutarsızlık:

Onlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât,
Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde...

Bir başka yönü, ihmal ve yakın körlüğü...

«Kuzguna yavrusu şahin görünür.» sözünün bir yönüyle izah ettiği gibi eğitimciler; kendi ayaklarının dibindeki yamuğu, kendi paçalarındaki söküğü göremiyorlar mı yoksa?

Mum dibini ışıtmaz...

Mumun ışığı ile dibi yani gölgesi arasına giren nedir?

Mumun katı varlığı.

Ya kristal bir kandil? Kur’ân ifadesiyle ateş değmese bile aydınlatan berrak parlak bir yağ... Onun yağı ile aynı şeffaflıkta dış hâli, cam kristal kabı...

Üste ışık, alta gölge değil, her yöne ışık kesilen bir güneş...

Meş‘ale, eğitimcilerin sembolü... Ama ateş kesilmedikçe, güneş olmadıkça, pervasızca pervâne gibi ateşe atılmadıkça, elinizde tuttuğunuz ateşin ışığına kendi varlığınız gölge edecektir.

Çok da haksızlık etmemek lâzım...

«Âlimden zâlim, zâlimden âlim gelir» sözünün de ifade ettiği bir kader boyutu da vardır işin içinde...

Yûsuf’a onca zulmü revâ gören ağabeyleri sebebiyle Hazret-i Yâkûb’u; Ken‘an’dan dolayı Hazret-i Nûh’u mes’ul tutmak mümkün mü?

Değil elbette, ama; diğer yandan bunlar da istisnâ...

Âdeta, güzel hayırlı neticeler, yalnızca anadan babadan bilinmesin diye konmuş misaller...

Umumî olarak ise iyi babalardan iyi, hayırlı evlâtlar yetişmiş dünden bugüne...
Image
Aslen vehbî olan, yani gayretle değil, Cenâb-ı Hakk’ın ikrâmı ile lutfolunan nübüvvet bile; tertemiz silsileleri takip ediyor. Efendimiz; soyunun tamamının nikâhlı, temiz nesiller olduğunu beyan ediyor;

Temiz, nikâhlı, haram bilmez ak nesillerde...
Nezih alınlara şan... Zerre zerre doğdu O Nur!..

Demek nesiller boyu bir dikkat ve temizlik gerek...

Ağyârı kovan kalbe revâdır kona bal...
Bir kalp arı olmazsa sunulmaz ona bal...

Yine atalar;

«Dedenin yediği erikten torunun dişi kamaşır.» demişler... Nesiller boyu dikkatle, nesiller boyunca semere...

Osmanlılar... Köprülüler... Taşköprülüler...

Nesillerce devam eden ne sırf asâletle ne de tesadüfle asla izah edilemeyecek dehâ zincirlerine bakın... Onlar mumun dibini ışıtmaması mevzuunu nasıl çözdüler?

Dervişâne basit bir çözüm ile...

Malûm menkıbede; davet edildikleri bir sofra etrafında hâlelenen dervişler, uzun kaşıkları kendi ağızlarına götüremediklerini görünce hemen kardeşlik ve içtimâîleşme melekeleriyle çözümü bulmuşlar ve kaşıklarıyla karşılarında oturan kardeşlerine ikram etmeye başlamışlar. Böylece herkes doymuş...

Kendi dibini aydınlatamayan bir mum da menziline giren nice mumun dibini aydınlatmıyor mu? O hâlde çözüm, eğitim için bir araya gelmekte; cemaatin kat kat artırıcı etkisinden yararlanmakta.

Çünkü;

Birlik bereket verir, fertler cemiyet olur,
Yirmi yedi başaktır, câmide bir tek habbe!

Her hâlükârda, evlâdı veren de Allah, onun düşeceği dibin, tutacağı yolun koordinatlarını belirleyen de Allah...

O’na sığınmalı...

O’ndan istemeli...

Nesil endişesinin Peygamber’i Zekeriyyâ -aleyhisselâm- gibi demeli:

“Rabbim, beni yapayalnız, bir başıma bırakma. Sen, vârislerin en hayırlısısın.” (el-Enbiyâ, 89)
 
< Önceki
 
83.jpg
Yüzakı Kitapları
İki Çift Söz Yeter
İki Çift Söz Yeter

Seyrî'den Seçmeler
Seyrî'den Seçmeler

Yanık Besmele
Yanık Besmele

Ali Ege Ağabey
Ali Ege Ağabey

Mısralarla Konuşsak
Mısralarla Konuşsak

Fenâ
Fenâ

Dîvâne
Dîvâne

Hilye i Şerife
Hilye i Şerife

Kısa Dünya Tarihi
Kısa Dünya Tarihi

Aşk Kapısında
Aşk Kapısında

BU SAYIDA KARAKTER
YAKIN AKRABALARI DAVET -2-
Image

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Önce en yakın akrabalarını uyar!” âyeti nâzil olur olmaz, Rasûlullâh’ın, davet ettiği kırk civarında misafirine Zeyd ile ben hizmet ediyorduk. Rasûlullah eti parçalayarak yemek tepsisinin çevresine birer parça koyduktan sonra;

“–Haydi yiyiniz, Bismillâh!” buyurdu. Hepsi ondan yediler ve tamamıyla doydular. Varlığım Kudret Elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, onların tümüne sunduğumuz yemeği, onlardan bir tek adam bile yalnız başına yiyebilirdi! Bundan sonra, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
Devamını oku...
 
BU SAYIDA EDEBİYAT
Kur'ân-ı Kerim'den Eğitim Prensipleri -3- BİRLİKTE YAŞAMAK
Image

Birlikte yaşamak...  

Ülkemizde ve dünyamızda artık sık sık duymaya başladığımız bir kavram...

Âşık Veysel;

Koyun kurt ile gezerdi,

Fikir başka başk’olmasa...

diyor. Fikirler, inanışlar, alışkanlıklar, değerler aynı olmayınca, birlikte yaşamak da zorlaşır. Çünkü davranışlar, fiiller; inanç ve değerlere dayanır.

Meselenin dünü ve bugünü:
Devamını oku...
 
BİR ZİYARETİN ARDINDAN...

Image

Bayramın dördüncü günüydü, kayınvâlidemlerle birlikte bir akrabalarının oğluna yemeğe gitmeye niyetlendik. Yeni ev almışlar; «Hayırlı olsun, güle güle oturun...» diyeceğiz...

Aslında bu ziyaretle bir taşla birçok kuş vurmak istiyoruz. Evlendiler, çocukları oldu, büyüdü gidemedik. Gidince öğreniyoruz ki kızları beş yaşına basmış.

Büyük şehirlerde akrabalık ilişkileri malûm... Eski zamanlarda akrabalar çoğu zaman aynı bahçe içindeki evlerde yahut aynı sokakta, birbirine yakın adreslerde otururlarmış. Hâlen Anadolu’da öyledir. Hattâ Anadolu’dan İstanbul’a göç ettikten sonra da bir zaman bu âdet devam ettirilmiştir. Anne-baba ve kardeşler; aile apartmanının birer katında otururlar. Çocuklar beraber büyütülür, yaşlı anne-babaya beraberce bakılır. İşler yardımlaşarak yapılır. Aileden bir kızın çeyizi mi hazırlanacak, elbirliği yapılır. Bir delikanlı okula mı yazıldı yahut askere mi gidecek, büyükleri cebine harçlığını koyar...

Devamını oku...