KAPAK | DOSYA
Image

Uzun bir gecenin sonunda yine sabah olmuş, perdenin kenarından içeri doğru sızan ışık huzmeleri sabah olduğunu ve güneşin yükselmekte bulunduğunu işaret ediyordu. Gece kaç defa uyandığını hatırlamıyor; «Gecelerin ne kadar uzun olduğunu hastalara sor» sözünün hakikatini şimdi yakînen müşâhede ediyordu.

Her ne kadar hava güneşli olsa da mevsim kış, hava soğuk; bütün vücudu elektrik verilmiş gibi titriyor. Bu titreme, soğuktan mı yoksa hastalıktan mı onu kestiremiyordu. Ortada bir şey varsa o da günlerdir, yattığı yatağında tir tir titrediğiydi.
Devamını oku...
 
BU SAYIDAN MISRALAR..

Ömür takviminde yaprak mı kalır,
Azrâil, kapıyı çaldığı zaman!..
Asla komaz ecel her şeyi alır,
Eyvah; can boğaza geldiği zaman!..
Devamını oku...
 
ANA SAYFA
Fon Müziği

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

 
Yüzakı Rengim : Mavi Kırmızı Turuncu Yeşil





VATAN VE AŞK Yazdır E-posta
Yazar Ayla AĞABEGÜM   

ImageSâhipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

Vatan sevgisi, bir aşktır. Vatanı; taşıyla, toprağıyla, havasıyla, suyuyla, ormanlarıyla, denizleriyle, tarihiyle, kültürüyle, diliyle, şiiriyle, türküleriyle, bütün sanatıyla, insanlarıyla sevmek ve korumaktır. Şairlerimiz, yazarlarımız bu konuları işlemişlerdir. Gönlümüzden, vatan sevgisiyle yoğrulmuş çocukları ve gençleri yetiştirmek için örnek parçaları okutmak geçiyor.

Örnek parçaları okutmak için, öğretmenin bir el kitabı olmalıdır. Bütün eserler taranarak «vatan» konusuyla ilgili parçalar seçilmeli ve bir antoloji hazırlanmalıdır. Edebî parçalar, duyguların yoğunlaşmasına yardımcı olacaktır.

Yahya Kemal, Fransa’ya gittikten sonra millî duyguları değişmiştir. Albert Sorel’in tesirinin yanında, Paris’te gittiği talebe mitingleri Yahya Kemal’in vatan konusunda düşünmesine sebep olmuştur:

“Paris’te, talebe mitinglerine gidiyordum. Balkan Harbi arefesinde bizim ekalliyetler (azınlıklar, Rumlar, Bulgarlar) büyük mitingler tertip ediyorlardı. O sırada bizim Jön Türkler, Abdülhamid’i yıkmakla meşguldüler. Yoksa Türk milletinden falan haberleri yoktu. Baktım ki; bu Rumların, Bulgarların yıkmak istedikleri, Abdülhamid değil başka şey... Bunlar Türk milletini yıkmak istiyorlar. Demek, Türk milleti diye bir şey var. «Bu nasıl millettir, mâzîsi nedir?» diye merak etmeye başladım.

Zaten Ulûm-i Siyâsiye Mektebinde tarih okuyordum. Türk milletinin tarihini öğrenmek için, tarih kitaplarını karıştırmaya başladım. İşte bende milliyetçilik fikri ve millet hissi böyle doğdu.”

Daha sonra;

“Fransızlara hayran olmakta haklıyız. Çünkü tarihi var, sanatı var, medeniyeti var. Yoğrulmuş ve şekillenmiş vatanı ve milleti var.” demişti.

Bize mesajı:

“Biz de tarihimizi tanıyalım, millî sanatımızı şekillendirelim, vatan ve milletimizi bütün değerlerin üstünde tutarak hizmet edelim.”

Yahya Kemal’e göre vatanın tarifi:

“Vatan; hiçbir zaman bir nazariye değil, bir topraktır. Toprak, cedlerinin mezarlarıdır. Camilerin kurulduğu yerdir. Sanayi-i Nefîse yerine ne yapılmışsa onun sergisidir.”

O yıllardan hareket ederek devrimize gelelim. Vatan sevgisiyle büyümeyen gençlerimizden bir kısmı; vatan toprağını mukaddes sayarak, aşkla bu vatan için dürüstlükle hizmet edeceğine, parayı ve şöhreti mukaddes sayarak bir yarışın içine girmişlerdir. Bu yarışın içinde genelleme yapmadan; «Şöhret ve Para» hastalığını tahlil edip sonuçlarına bakalım.

Bir bakan;

“Toprakları yabancılara satarsak ne olur? Cebine koyup götürecek değil. Devlete ait kurumları babalar gibi satarım.” diyebilecek.

Doktor olunca;

İlâç şirketleriyle ortak çalışan, tedavi yollarını aramadan ameliyat eden, özel muayehânesine gelmeyen hastalarla hastahânede ilgilenmeyen doktorların sayısı gün geçtikçe artmaktadır.

Öğretmen olunca;

Öğrencisine özel ders veren, pahalı hediyeler kabul edenlerin çoğaldığını görmekteyiz.

Gazetecilere gelince;

Toplumun dertlerini dile getirmeyi düşünmeden ortaya atılan, gündemi konuşan ve yazanların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Ayrıca konusuna göre uzmanların, akademisyenlerin fikir beyan etmesi gerekirken; gazetecilerin kendilerini her konuyu bilecek kadar ehliyetli gördüklerine şahit olmaktayız. Hukuk, siyaset, edebiyat tahsil etmeye ne gerek var? İletişim Fakültesini bitirin, bütün konulara vâkıf olursunuz!

Edebî tenkit konusunda da gazeteciler konuşur, sunucular konuşur. Yeni edebiyat bölümü hocaları; Tanzimatla, Servet-i Fünûnla, Fecr-i Âtî ile meşguldür, yaşadığımız devre gelmeyi düşünmezler. Çünkü devrimiz eserlerini incelemek risklidir. Tenkitleriniz olumlu değilse basın sizi görmezlikten gelir, televizyonlara çıkamazsınız. Bazı çevreler tarafından tutuculukla suçlanırsınız, şöhretiniz zedelenir. Mayınlı araziden geçmemek için o bölgelerden uzaklaşırsınız. Birileri çıkıp cesurca bazı eserleri inceleyinceye kadar onlar susmaya devam eder.

Elif ŞAFAK’ın yazdığı «AŞK» romanı çok sözü edilen bir kitap. Yazarın Türk-Ermeni meselesini taraflı bir gözle anlattığı diğer romanı piyasaya çıktığı zaman muhafazakâr bir gazetede köşe yazarıydı. O kesimde meşhurdu. Kitabın reklâmı yapıldı, kendi gazetesinin yazarları tarafından da methedildi. Kitabın ismi «Baba ve ...» idi. Kitapçıların bir kısmı kitabı vitrine bile koyamadı. Kitabı okuyup değerlendirmesini Haber Ajanda dergisine gönderdiğim günün akşamı beni hastahâneye yatırmışlardı.

Yurt dışında büyüyüp yazar olan Elif ŞAFAK, Amerika’da yaşayan Ermenilerden tehcir meselesini dinlemiş, onların gözyaşları yazarı etkilemiş; romanın Ermeni kahramanlarını özenle seçerek onları haklı çıkarmaya çalışmıştır. Türk aile ise; bütün çözülmeleri yaşayan, bugünün magazin habercilerinin bile; «Bu kadar da olmaz!» diyeceği türde ilişkilerle dolu olan bir ailedir.

Elif ŞAFAK; Anadolu’daki Ermeni mezâlimini tarihî kaynaklardan okumamış, Anadolu’da yaşayan dedelerin ve ninelerin gözyaşlarını içinde hissetmemiştir. Kitabı okuyarak tenkit edenlerin olmaması beni daha da çok üzmüştür. Ayrıca Reis-i Cumhur’un yazarı, köşkte kahvaltıya çağırması daha da acıdır.

Hastahâneye yattığım gece, bir kandil akşamıydı. Anadolu’daki bir lise müdürünün telefonu beni canlandırmıştı:

“«Baba ve ... Köşkte» başlıklı yazınız bizi duygulandırdı, teşekkür ediyoruz. Ben ve yirmi öğretmen arkadaş köşke bu konuda faks çektik.” diyordu. Uzun uzun konuştuk, dertleştik. Bu memleketin sahipsiz olmadığını düşünüyordum. Resmî görevli eğitim kadrosunun cesareti bana güç vermişti. Bir kere daha, bir yazarın gördüğü doğruları yazmasının önemli olduğunu anlamıştım. İki gün içinde hastahâneden çıktım, bütün araştırmalar olumluydu. Doktorun tavsiyesi, mücadelenin üzülmeden yapılmasıydı.

Aşk romanının kahramanı Şems olduğu için, okuyanlara soruyordum. Elif ŞAFAK; sınıf atlamış, gazetesinden ayrılmış, farklı bir gazetede yazmaya başlamıştı. Muhafazakâr kesimdeki okuyucuların yerine yenisi eklenecek, Aşk romanı farklı anlayışta olan kesimlerde de okunacaktı. Çünkü yeni kitabını Doğan Medya Grubu basmıştı.

Üniversite mezunu sevdiğim gençlerle konuştum. İçlerinde İlâhiyat veya İmam-Hatip Lisesi mezunları da vardı. İki ayrı kesim kitabı beğenmiş ve Şems’in hayatını bilmeden o kitaptan okumanın mutluluğunu yaşıyorlardı! Bir yazar olarak okumam gerektiğini hatırladım, yalnız benim okumam yetmez, farklı gözlerle kitap incelenmeliydi. Gazetelerde sütunu olan köşe yazarları, kitabın tasavvuf âdâbına uygun olup olmadığını da yazmalıydı. Fakültelerin yeni edebiyat bölümü hocaları okumalıydı. İlâhiyatçı hocalarımız fikir beyan etmeliydi. Zira gençlerimiz; Şems’i, Mevlânâ’yı ve tasavvufu bu kitaptan tanımaya çalışıyor. Gördüklerimizin yazılmaması bir vebaldir.

Tuğrul İNANÇER, Dücane CÜNDİOĞLU ve H. Kübra ERGİN’e teşekkür etmeliyiz, tabiî benim ulaşamadığım incelemeler varsa onlara da teşekkür etmeliyiz. Kitabın yazarı Elif ŞAFAK’a kızmalı mıyız? Ben; «Hayır.» diyorum.

Birincisi; çocukluğu ve gençliği yurtdışında geçmiştir. Türk tarihini Ermeni tanıdıklarını dinleyerek öğrenmiş olacak ki, tehcir olayını kitabına almıştır. Tehcir olayını kaynaklardan okumasa bile; annesinin yurtdışında görev yaptığı zaman, öldürülen konsoloslarımızla ilgili bir düşünceye ve araştırmaya da lüzum görmemiştir.

Batı sûfizmini merak edip incelediğini ve hoşlandığını söylemektedir. Aşk; İngilizce düşünülüp yazılmış, sonra Türkçeye çevrilmiştir. Türkçe düşünmeye gerek duymaması düşündürücü... Hâlâ Türkçe düşünemiyorsa ne diyelim? Kitabı yazarken samimî olduğunu düşünelim. Basılmadan önce tasavvuf âdâbına uygun yazılıp yazılmadığını kontrol ettirebilirdi. Faydalandığı kaynakların yarısı yabancı yazarlar. Türkçe kaynaklar da var. Bu kadar kaynağı ciddî olarak okumuşsa, tasavvuf âdâbını biliyor diye düşünenler olabilir. Sorularla düşünceleri açabiliriz.

Samimî değil, düşüncesinde olanların yüksek sesle dile getiremediklerini dost sohbetlerinde konuşanlar da var. Onlar, yurtdışında yetişmiş. Batılı gibi düşünerek kafamızı karıştırmayacağını ne bilelim? Bir tarafta tehcir konusunu gündeme getirerek bu konuda kendini görevli hissetmediğini nereden bilelim? Ilımlı İslâm projelerinden söz edilen bir ortamda tasavvuf kültürü de böyle tüketilir.

Ben ise kitabı, Şems’i çok tanımayan bir gözle okuyanların sorularını bir bilene sormalarından yanayım. Düşünerek bu kitabı okumaya başlarlarsa bundan sonraki okumalarında onları kimse kandıramaz. Ayrıca düşüncelerini yazara da bildirirlerse, Elif ŞAFAK için faydalı olacaktır.

Öğretmenlik yıllarımda, öğrencilerimden batılı bir yazarın sözünü açıklamalarını isterdim. Gazeteyi gazeteciler çıkarır, okuyanlar yazdırır. Gençlere;

“Okuduğunuz gazete ile ilgili tereddütlerinizi yazınız, okuduğunuz kitapla ilgili düşüncelerinizi bildiriniz.” derdim. O zaman gazeteci ve yazar düşünecektir. Tasavvuf konusunu işleyen, kahramanı Şems olan romanı o kadar rahat yazamayacaktır.

“Roman bir kurgudur, bu benim düşüncemdir.” diyemeyecektir.

Tarih, bize emanet edilmiştir. Kahramanlar; benim annem, babam, ninem, dedem gibidir. Onlarla ilgili konularda ortaya atılan yanlışları nasıl yazılı, sözlü veya mahkeme yoluyla düzeltme yoluna gidersem; tarihimiz için de aynı, hattâ daha fazla bir sorumluluk duymalıyım.

Roman, 21. yüzyıl Amerika’sında yaşayan bir Yahudi aile ile Konya’da yaşayan Şems ve Mevlânâ arasında gidip geliyor. İyi bir romancı tekniğiyle çağları birleştirirken, ruhları keşfe çıkıyor. Ruhları keşfinde başarılı mı, mesele burada... Kitabı okurken; tasavvufu fazla bilmeyen, dikkatli, okuduğunu anlayan, İslâmî hayatla ilgili oturumları dikkatle takip eden, fazla kitap okumaya vakti olmayan gençlerin soracağı sorulara dikkat edelim.

(Sahife: 48-55)

Şems’in yolu bir hana düşer. Kaba saba bir hancıyla, altı sahife boyunca hep konuşur, ters cevaplar alır, konuşmaya devam eder.

Bir ara Şems;

“–Ben farklı bir şey arıyorum, Hakk’ı arıyorum.” der. Hancı;

“–Onu yanlış yerde ararsın!” diye çıkışır. “Rabbin gitti, ne zaman geleceği belli değil.” Bu arada hancının diğer ters ve küfürlü konuşmaları vardır.

Soru:

Kaba kişilerle; yaşadığımız günlük hayatta bile çok uzun konuşmayız, çünkü kabalıkların karşısında söyleyecek sözümüz olamaz. İnançlı bir insanın veya tasavvuf erbabının uzun uzun konuşurken karşısındakinin Allâh’ı beşermiş gibi kabul etmesine izin verilebilir mi?

Şems, hancıya;

Image“Gel, falına bakayım.” der. “Sen de bana yeme-içme ver ve ücretsiz handa kalayım.” Avuç çizgilerini incelemeye başlar...

Soru:

Tasavvufta; «Falına bakayım.» tabiri kullanılır mı? Şems gibi bir mutasavvıf; «Yeme-içme, handa kalma karşılığında fal bakayım.» diyebilir mi?

Şems, bölümler arası kırk kuraldan söz eder ve bölümler arasında bu kuralları sayar. Okuyucu kırk kuralı da Şems’in kuralı zanneder. Olmayan kırk kural, ustalıkla romanın sonuna kadar tekrarlanır.

(Sahife: 118)

Kızıl saçlı bir çömez, Şems’in müridi olmak istemektedir. Kendisini atının önüne atar ve isteğini söyler, ısrar eder. Şems;

“–Boşuna konuşuyorsun; ben ne mürid isterim, ne mürşid!” diye onu tersler ve on üçüncü kuralı söyler:

«Şu dünyada semâdaki yıldızlardan fazla sahte hacı, hoca, şeyh ve şıh var. Hakikî mürşid, seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.»

Az tanıdığı kızıl saçlı çömeze bunları söylerken;

“–Mademki istiyorsun, en yakın meyhaneye git. Bir testi şarap al, gel. Meydanda lıkır lıkır iç!” der. Çömez;

“–Anam-babam ne der?” diye düşünür, tereddüt eder, îmanını sınadığını sanar. Şems;

“–Bir başkasının itikadını sınamak bize düşmez. Bu, ALLAH’TAN ROL ÇALMAK olur.” der.

Az tanıdığı bir insanla Şems böyle konuşabilir mi? Allah’tan rol çalmak ifadesini söyleyebilir mi?

(Sahife: 84)

Baba zaman:

“–Herkes rüya görür, hatırlamıyorsundur.”

Şems:

“–Ben rüya görmem. Allah’la mutabakatımızın bir parçasıdır.”

Genç sorar:

Bir tasavvuf erbabı, az tanıdığı bir gençle böyle konuşur mu? Denemek için; «Şarap al ve iç!» diyebilir mi? Tasavvufta bu kadar samimî olmak için geçiş devresi yok mudur? Allah’la mutabakat yapılabilir mi?

(Yine sahife: 84)

Şems, gönlü geniş ve rûhu gezginlerin kırk kuralını anlayamayacak olanların yanında tekrarlar durur:

“Yâ Rab, ömrüm şu âlemi gezmekle geçti. Sen’in ayak izlerini takip etmekle geçti.”

(Sahife: 397)

Otuz yedinci kural:

«Tanrı, kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır.»

Benzetmelere dikkat edelim...

(Sahife: 378)

Şems, Kimya Hatun’a saygı duymaktadır. Çöl gülüne sırrını açınca, bir erkeği baştan çıkarma derslerine başlar...

Sûfî hayatıyla Aşk-ı Memnû dizisini karıştıran Elif ŞAFAK, diziyi aratmayacak dersleri verdirir. Ayrıca romanın film olma haberlerini de duymaktayız.

Romanı okurken, roman boyunca Âkif’in mısralarını hatırlıyordum:

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım...
– Boğamazsın ki!
  – Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Niçin bu kadar tepkisizleştiğimiz üzerinde ayrıca düşünmeliyiz.

 
< Önceki
 
83.jpg
Yüzakı Kitapları
İki Çift Söz Yeter
İki Çift Söz Yeter

Seyrî'den Seçmeler
Seyrî'den Seçmeler

Yanık Besmele
Yanık Besmele

Ali Ege Ağabey
Ali Ege Ağabey

Mısralarla Konuşsak
Mısralarla Konuşsak

Fenâ
Fenâ

Dîvâne
Dîvâne

Hilye i Şerife
Hilye i Şerife

Kısa Dünya Tarihi
Kısa Dünya Tarihi

Aşk Kapısında
Aşk Kapısında

BU SAYIDA KARAKTER
Bir Saâdet Ölçüsü HAYATA BAKIŞ TARZI
Image

Bir nesne; farklı açılardan ve farklı yerlerden bakıldığında, duruma göre, farklı ölçü ve şekillerde algılanabilir. Bu izâfiyet; mefhumlar için de geçerlidir. Nitekim insanın rûhî keyfiyeti, idrak, zekâ, muhâkeme, müktesebât... gibi zihnî değerleri çerçevesinde; bir mesele hakkındaki kanâati de farklı tarzlarda tezâhür edebilir. İnsanlıkla beraber başlayan, nefsâniyet ve ihtiraslarla körüklenen fikrî ayrılıklar; amansız mücadelelere de sebebiyet verir. Cemiyetler; boş ve kısır ihtilâflar girdabında, buhranlarla can çekişir. İçtimâî hayatı ifsad eden bu fenalıklar; daha Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın oğulları zamanında başlamıştır. İhtiraslarına esir olan Kābil, akl-ı selîmi temsil eden Hâbil’i öldürerek ilk cinayeti işlemiştir.
Devamını oku...
 
BU SAYIDA EDEBİYAT
CENNET ÇİÇEKLERİ
Image

Genç, gayretli bir imam-hatipti Yusuf Hoca. Başarılarının bir meyvesi olarak kısa zamanda fark edilmiş, şehir merkezindeki camilerden birine tayin olmuştu.

Mütebessim çehresi, dâvûdî sesi ve yardımseverliği ile kısa sürede kendini sevdirmesini bildi. Cami, bir külliye misali, namaz vakitleri dışında da dolup taşıyordu.

Bu merkezî caminin lojmanı yoktu. Fakat cami derneğinin desteği ile kısacık bir zamanda bu mesele de çözüme kavuşmuştu. Cemaat, hocalarını kiradan kurtarmak için seferber oldu.

Bu ihtiyaç için, zamanında alınmış olan arsaya hemen temel atıldı. Yalnız, inşaatla beraber kendini gösteren başka bir sıkıntı vardı. Lojman için ayrılan arsaya komşu olan Ayten Hanım, bu durumdan hiç de memnun değildi. Her fırsatta memnuniyetsizliğini dile getiriyor; dilini yay, sözlerini ise ok gibi kullanarak bu hayırsever insanların gönüllerini yaralamaktan geri durmuyordu. Yine bir bahar sabahı omzunda şalı, inşaatın başına geldi:
Devamını oku...
 
BİR ZİYARETİN ARDINDAN...

Image

Bayramın dördüncü günüydü, kayınvâlidemlerle birlikte bir akrabalarının oğluna yemeğe gitmeye niyetlendik. Yeni ev almışlar; «Hayırlı olsun, güle güle oturun...» diyeceğiz...

Aslında bu ziyaretle bir taşla birçok kuş vurmak istiyoruz. Evlendiler, çocukları oldu, büyüdü gidemedik. Gidince öğreniyoruz ki kızları beş yaşına basmış.

Büyük şehirlerde akrabalık ilişkileri malûm... Eski zamanlarda akrabalar çoğu zaman aynı bahçe içindeki evlerde yahut aynı sokakta, birbirine yakın adreslerde otururlarmış. Hâlen Anadolu’da öyledir. Hattâ Anadolu’dan İstanbul’a göç ettikten sonra da bir zaman bu âdet devam ettirilmiştir. Anne-baba ve kardeşler; aile apartmanının birer katında otururlar. Çocuklar beraber büyütülür, yaşlı anne-babaya beraberce bakılır. İşler yardımlaşarak yapılır. Aileden bir kızın çeyizi mi hazırlanacak, elbirliği yapılır. Bir delikanlı okula mı yazıldı yahut askere mi gidecek, büyükleri cebine harçlığını koyar...

Devamını oku...