KAPAK | DOSYA
Image

Son yıllarda Türkiye’nin Orta Doğu ile daha fazla alâkadar olduğu bir gerçektir. Bu durum, ülkemizde ve çevre ülkelerde farklı tepkilerin oluşmasına sebep oldu. Bazı yabancı ülkeler gibi bizden bazıları da; «Acaba eksenimiz mi kayıyor?» endişesine kapılırken değişik çevrelerde bir «neo-Osmanlıcılık» kaygısı da dillendirilmeye başlandı. Hislerine mağlûp tabiatımız gereği, bazılarımızın hamâsî duygularının kaynaması da bu kaygıyı körükledi.

Hâlbuki son zamanlarda Türkiye’nin Orta Doğu’ya yönelik sevindirici ilgisi, ayakları yere basan gerçekçi bir düşünce ile ele alınmalıdır. Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de fiilen, 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla da resmen tarihe karıştığı ve artık eski hâliyle yeniden sahne almasının imkânsız olduğu unutulmamalıdır.
Devamını oku...
 
BU SAYIDAN MISRALAR..

Bir an bile istemem cihânı,
Aşkından uzakta kaldığım gün...
Geçmez sanmaktayım zamânı,
Hicranlı haberler aldığım gün...
Devamını oku...
 
ANA SAYFA
Fon Müziği

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

 
Yüzakı Rengim : Mavi Kırmızı Turuncu Yeşil





DOLAŞIK DUYGULAR Yazdır E-posta
Yazar Sadettin KAPLAN   

ImageHepimizin sık sık içine düştüğümüz garip bir sessizlik kuyusu, ya da suskunluk duygusu vardır ya... Bir uyuşukluk yayılır bedenimize, kurşundan ağırlıklar asılır kirpiklerimize, parmaklarımızı bile kıpırdatmak bir türlü gelmez içimizden...

Hayır. Yorgunluk değildir bu. Yorgunluğun da özge bir güzelliği vardır. Tıpkı oruçtan sonra yapılacak iftarın beklentisi, umudu ve sevinci gibi... Oysa sözünü ettiğim o garip hâlin içinde böylesi bir beklenti ve sevinç yoktur...

Duygular durgun, düşünceler devinimsiz, arzular ağır bir yorgan altında nefes almakta zorlanan hasta gibi hâlsizdir...

Bu türlü bir hâl ile hemhâl olanlar, konuşmakta büyük bir isteksizlik içine düşerler. Onları canlandıracak, heyecanlandıracak bir şeyler bulmak öylesine zordur ki...

Böyle bir hâl içine düştüğünüzde gülemezsiniz... Hiçbir şey size gülünç gelmediği gibi, gülümsemenin göstergesi olan dudaklardaki hareketi gerçekleştiren kaslarınıza bile güç yetiremezsiniz... Ağlamanız bile ağıta benzemez...

İçinde bulunduğunuz hâle bir ad koyamazsınız...

Uyku ile uyanıklık, düş ile hayal, ölümle hayat arasındaki bir garip çizgidesiniz. Bu çizginin kıvrımları arasında uyuşuk bir nokta gibi sürekli yer değiştirip durursunuz... Bir dönme dolapta en tepeye çıkış ânı, ya da bir uçakta irtifâ kaybının içinizi oyup boşalttığı an gibi kısa ve geçici yayvan sarsıntılarla sallanır durursunuz...

Tıp ve psikoloji biliminde bunun bir adı var mıdır? Varsa da bu sizi pek ilgilendirmez. Öyle bir hâl içine düşmüş iseniz, bunu düşünmeye bile mecâliniz yoktur... İster beyin yorgunluğu, ister rûhî bunalım, ister ilmî adlarıyla sürmenaj, nevrasteni benzeri bir çizgiye çekilsin. Böylesi duyguların ilâçla tedavisi yoktur...

Akıl, aklın ötesindeki bir kancaya takılmıştır. Ruh, nice yıldan beri giyip eskittiği ve artık kendisine dar gelen bedenine sığmayıp, «attâ gitmek» isteğiyle çırpınıp yorgun düşmüştür. Gönül, aklın ve mantığın «altın varaklara» ateşle dağladığı fermanların tümünü yırtmış, kendi pervasız ve çerçevesiz fermanını en erişilmez yıldıza asmıştır...

Belki bütün bu çırpınışların sonunda ruh ve bedenin aynı anda içine yuvarlandıkları yorgunluk ve suskunluk kuyusudur sözünü ettiğimiz o garip duygu. Ya da duygusuzluk...

Garip bir hâldir bu hâl. Duyulan ama anlatılamayan bir sessizliğin sesi, tarif edilemeyen bir görüntünün görünmezliğidir bu boşluk... Orhan Veli’nin de duyup ama anlatamadığı özge bir yer ve «tarifsiz» bir hâldir bu. Kimi zaman apansız düşüveririz içine böyle bir hâlin...

İçinde bulunduğunuz bu hâle bir ad koyamazsınız...

Böyle durumlarda, içinizdeki bilcümle duyguların tükenmişliğine rağmen bir tek duyguyla kavrulur içiniz: Özlem!..

ImageNeyi özlediğinizi de bilemezsiniz. Demiştik ya; akıl aklın ötesinde bir kancaya takılmış, ruh kendisine dar gelen bedenden fırlayıp çıkmak arzusuyla tutuşmuş ve gönül tüm fermanları ilgâ ederek, kendi fermanını en uzak yıldıza asmıştır...

Bedeni hayata bağlayan ve onu mukaddes kılan ruh, akıl ve gönülden sonra geriye kalan bir uyuşuk cesetten başka nedir ki?.. O bedenin özünde devinen tek şey, o özge özlemdir. Şartsız, şuursuz ve hedefsiz...

İşte bu duygu dalgalarının bir yerde düğümlenip; şartsız, şuursuz ve hedefsiz bir burgaç hâlini aldığı anda, iz’an ve idrakin ipine tutunmak gerekir...

Özlem; bedeni hayata, hayatı bedene bağlayan ipin adıdır. Bedensiz bir hayat, hayatsız bir beden düşünmek bile akla muhaldir... Özlemek iyidir, özlemek hayattır, özlemek aşktır... Mutluluğun sırrı, özlemi hedefsizlikten kurtarıp, ona yön verebilmektir.

Neyi özlediğini bilmeden özlemek, bizi içine alan o burgacın, o sessizlik ve suskunluk kuyusunun bir başka adıdır. Özlüyoruz. Ama neyi özlediğimizi biliyor muyuz? Özlemin hedefi belirlenmiş midir? Vuslat pınarı mı, sonsuz bir hasret çölü mü özlem okunu yönlendireceğimiz hedef?..

Bunun cevabı muhteliftir. Kimi Ferhat külüngüyle, Şirin canını eliyle kara yere yıkar gider; kimi Yûnus sevdasınca içindeki «Ben» aşkına benliğinden çıkar gider; kimi Mahmud gibi talip olur vuslatına Elif’in, keyfine bakar gider; kimi Mecnun olur aşk sahrasında ve Leylâ uğruna sînesini vuslata hasret nârına yakar gider...

Ya Şirin’ler, ya Elif’ler, ya Leylâ’lar?..

Her Mecnun’un bir Leylâ’sı, her Leylâ’nın gönlünce bir sevdası var...

 

 
< Önceki   Sonraki >
 
83.jpg
Yüzakı Kitapları
İki Çift Söz Yeter
İki Çift Söz Yeter

Seyrî'den Seçmeler
Seyrî'den Seçmeler

Yanık Besmele
Yanık Besmele

Ali Ege Ağabey
Ali Ege Ağabey

Mısralarla Konuşsak
Mısralarla Konuşsak

Fenâ
Fenâ

Dîvâne
Dîvâne

Hilye i Şerife
Hilye i Şerife

Kısa Dünya Tarihi
Kısa Dünya Tarihi

Aşk Kapısında
Aşk Kapısında

BU SAYIDA KARAKTER
HAKKI TEBLİĞ İÇİN... -1-

Image

VAZİFELERİMİZ

Cenâb-ı Hak; insanı, mârifetullah ve ibâdet için; yani Zâtını tanıyıp O’na hakkıyla kullukta bulunması için yarattı.

İbâdet etmek, bir başka ifadeyle kulluk etmek; her hâl ve harekette, öz, söz ve fiilde, devamlı sûrette Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun yaşamaktır. Bu da hayatın tamamını; insanın kalbî, kavlî, fiilî bütün faaliyetlerini şümûlüne alır.

Rabbimiz’in bizleri aile, cemiyet, köy-şehir, millet gibi topluluklar hâlinde yaratmasının bir hikmeti de; bu imtihanın şartlarının, mes’ûliyetlerinin meydana gelmesi içindir. Cenâb-ı Hak, bize; namaz, zikir, tesbihat gibi ibâdetlerle beraber içtimâî vazifeler de veriyor. Çevremize de Cemâlî vasıflarla muâmele eden, merhametli, mütevâzı, hizmet ehli, müşfik, rakîk, hassas... hulâsa; kâmil bir insan şahsiyeti tevzî etmemizi istiyor. 

Devamını oku...
 
BU SAYIDA EDEBİYAT
KOMŞU HAKKI ve TEBLİĞ...

Image

Yurt dışında bir vatandaşımız denk getirir, bir daire satın alır. Standardı belli olduğu için alış veriş öncesi içine girmemiştir. Tabiî anahtar eline geçtiği gün heyecanlıdır, hemen oraya yönelir.

Daire, güzel bir semttedir. Binanın önü ferah. Girişi rahat.

Yeni ev sahibi sıfatıyla bizimkinin memnuniyeti yüzüne de diline de yansımıştır. Yanındakilerle beraber neşeli neşeli binaya girer. Satın aldığı dairenin önüne bir hamlede ulaşır.

“–Güle güle oturmak nasîb olsun!” temennileri arasında anahtarları cebinden çıkarır. Uzun zamandır ilk defa anahtar görmüş olan kapalı kapıyı; «bismillâh» deyip açar.

Kapı, epey vakit açılmamış olduğundan dolayı, yata yata dizleri kireçlenmiş hasta gibi biraz tutukluk yapar. Fakat nihayet hatırını soran birinin çıkması üzerine, hoş geldiniz dercesine kendince keyifli sesler çıkartır. Duyduğu sevinci daha içten göstermek için de; haftalarca, aylarca, belki yıllarca birike birike üst köşesinde katman oluşturmuş tozları, gelenlerin başına sanki inci serpiyormuşçasına cömert bir şekilde yağdırır.

Devamını oku...
 
BİR ZİYARETİN ARDINDAN...

Image

Bayramın dördüncü günüydü, kayınvâlidemlerle birlikte bir akrabalarının oğluna yemeğe gitmeye niyetlendik. Yeni ev almışlar; «Hayırlı olsun, güle güle oturun...» diyeceğiz...

Aslında bu ziyaretle bir taşla birçok kuş vurmak istiyoruz. Evlendiler, çocukları oldu, büyüdü gidemedik. Gidince öğreniyoruz ki kızları beş yaşına basmış.

Büyük şehirlerde akrabalık ilişkileri malûm... Eski zamanlarda akrabalar çoğu zaman aynı bahçe içindeki evlerde yahut aynı sokakta, birbirine yakın adreslerde otururlarmış. Hâlen Anadolu’da öyledir. Hattâ Anadolu’dan İstanbul’a göç ettikten sonra da bir zaman bu âdet devam ettirilmiştir. Anne-baba ve kardeşler; aile apartmanının birer katında otururlar. Çocuklar beraber büyütülür, yaşlı anne-babaya beraberce bakılır. İşler yardımlaşarak yapılır. Aileden bir kızın çeyizi mi hazırlanacak, elbirliği yapılır. Bir delikanlı okula mı yazıldı yahut askere mi gidecek, büyükleri cebine harçlığını koyar...

Devamını oku...