KAPAK | DOSYA
Image

Uzun bir gecenin sonunda yine sabah olmuş, perdenin kenarından içeri doğru sızan ışık huzmeleri sabah olduğunu ve güneşin yükselmekte bulunduğunu işaret ediyordu. Gece kaç defa uyandığını hatırlamıyor; «Gecelerin ne kadar uzun olduğunu hastalara sor» sözünün hakikatini şimdi yakînen müşâhede ediyordu.

Her ne kadar hava güneşli olsa da mevsim kış, hava soğuk; bütün vücudu elektrik verilmiş gibi titriyor. Bu titreme, soğuktan mı yoksa hastalıktan mı onu kestiremiyordu. Ortada bir şey varsa o da günlerdir, yattığı yatağında tir tir titrediğiydi.
Devamını oku...
 
BU SAYIDAN MISRALAR..

Maslahatı varsa onu tez gider,
Olmasa gelmezdi çuluna muhtaç...
Komşusu olmayan acep ne eder?
«Komşu, komşunun o külüne muhtaç.»
Devamını oku...
 
ANA SAYFA
Fon Müziği

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

 
Yüzakı Rengim : Mavi Kırmızı Turuncu Yeşil





ÖRNEK BİR DİN ADAMI Yazdır E-posta
Yazar İrfan ÖZTÜRK   

Image17 Eylül 1958 günü Perşembe sabahı, bir bülbülün yanık yanık ötüşü ile uyandım. Bülbülün yanık sesi bütün Kandıra’yı etkisi altına almıştı. Ötüşünün güzelliği ve âhengi tâ gönlümün derinliklerine kadar işliyordu. Böyle bir ses, böyle bir ötüşe kulaklarım ilk defa şahit oluyordu. Bu sesle mest oldum, âdeta büyülendim. Derhâl fırladım ve bir daha bu sese yönelerek iyice dinledim.

Bu güzel ses âhenkli ses; Kandıra Orhan Camii’nin minaresinden yükselen ve sabah ezanını okuyan zâta aitti. Kim olduğunu bilmiyordum. Çünkü henüz, hâfızlığıma devam etmek için geldiğim ilk günün sabahı idi. Ben, Orhan Mahallesi’nde dayım Osman Zeki CİCİ’nin evinde kalıyordum.

Hemen abdestimi alıp Orhan Camii’ne gittim. Cami de evime yalnızca elli metre mesafedeydi. Böyle bir güzelliğe kavuşmanın sevinci ve şükrü içerisinde camiye giderken Rabbime hamd ediyordum:

«Yâ Rabbi! Ömür boyu cami ve cemaatten mahrum eyleme!» duâsı ile camiye girdim. Baktım ki camide henüz kimse yok. Ama birisi arka taraftaki müezzinlikte yüksek ve yanık sesle Kur’ân’a yaraşır bir edâ ve âdâb ile Kur’ân okuyordu. Kendisini öylesine Kur’ân’a vermişti ki, âdeta camiye gelenlerden bile haberi yoktu.

Sonradan tanışıp ismini öğrendiğim bu bülbül sesli zat, Orhan Camii müezzini Vâsıf Hoca idi. Yarım saat kadar kıraata devam etti. Gelen cemaat, yüzünü okunan Kur’ân’a ve okuyan hocaya çevirmiş vaziyette huşû ile dinliyordu. Okuma bitti, sabah namazının sünnetini kılmak için salevat getirdi. Sünnetleri kıldık, farza hazır vaziyette bekliyorduk.

Caminin yaşlı imamı, rahatsızlığı sebebiyle camiye gelememişti. Cemaatten birinin İhlâs Sûrelerini okuyup, kamet getirmesinden sonra Vâsıf Hoca mihraba geçti. Kendisinde bir mehâbet, vakar ve ihlâs hâli seziliyordu. Bu, bir din görevlisinde bulunması arzu edilen güzel bir hâl idi. Doğrusu kendisine gıpta etmiştim ve -hâli beni çok etkilemiş olacak ki- farkında olmadığım hâlde ağlıyor ve gönlümden; «Yâ Rabbi! Böyle bir güzelliği bana da lutfeder misin?» diye temennide bulunuyordum.

Duygulu bir tekbirle namaza başladık, içim ağlıyordu. Huşû ve huzur içerisinde kıldırdığı namazın bütün feyzi vücudumu sarmıştı ve bu kıldığım namazın huzurunu hâlâ unutamadım. Namazdan sonra Vâsıf Hocamızın elinden öptüm, o da beni kucaklayıp; «Hoş geldin!» dedi ve izin isteyerek evimize döndük.

Öğle namazına gittiğimizde henüz ezan okunmamıştı. Camiye vardığımda Vasıf Hoca’yı kollarını ve paçalarını sıvamış, elinde süpürge, caminin temizliğini yaparken buldum. Temizliği bir ibâdet aşkı ve zevki ile yapıyordu. Halıları kaldırmış temizlemiş, cami kapısının önünü yıkamış ve âdeta dükkânını temizleyip müşterisini bekleyen bir tüccar gibi cemaatini kapıda bekliyordu. İlçede camisi onun gibi temiz, düzenli, tertipli bir başka cami bulamazdınız.

Bir haftalık izne ayrılan bir arkadaşının yerine bir başka camiye geçici olarak görevlendirildiği zaman bile; «Bu benim camim değil, bana ne!» demez, bir haftalığına gitmiş olduğu o caminin içini-dışını temizler, halılarını kaldırıp çırpar ve gereken temizliği yapardı.

Şöyle derdi:

“Camiler Allâh’a secde etmek için bina edilmiş, Allâh’ın evleridir. Böyle olunca Rabbimiz’in evini kendi evimizden daha temiz tutmak, aslî görevimizdir. Görevini yapmayan insan mes’ul olur.

Bize bunun için bir de ücret veriyorlar. Vazifemizi yapmadan aldığımız ücret, bize nasıl helâl olur!”

Kur’ân kursundan çıkmış eve doğru giderken muhterem Vâsıf Hocamızla karşılaştık -Allah rahmet eylesin-. Kendisi önce selâm verdi. Ben;

“–Hocam, selâmı benim size vermem lâzım, çünkü ben sizden küçüğüm.” dediğimde güldü ve;

“–Tam tersi, insanlar karşılaşınca büyüklerin küçüklere selâm vermesi lâzımdır, bunu böylece bil!” dedi.

Tam ayrılıp birkaç adım yürüdükten sonra;

Image“–İrfan Efendi!” diye çağırdı. Dönüp;

“–Buyur hocam.” dedim. Yanıma geldi ve;

“–Yarın öğle namazına gelemeyeceğim, mevlid için bir köye davetliyim, ezanı okuyup, vazifeyi yapar mısın?” diye sordu.

“–Olur hocam, inşâallah!” dedim. Ayrılırken elini cebime sokup çıkardı ve ayrıldık. Ben hemen cebimi yokladım. Cebime iki buçuk lira para koymuş.

Ertesi günü öğle namazında ezanı okuyup vazifeyi yaptım, belki ikindiye gelemez düşüncesiyle vazifeyi yapmak üzere camiye gittim. Baktım ki Vasıf Hocam yine kollar sıvalı, elinde süpürge caminin önünü temizliyor. Selâm verip, yanına yaklaştım.

“–Yardım edebilir miyim?” diye elinden süpürgeyi almaya kalktım. Sert bir şekilde;

“–Bırak süpürgeyi, bu benim vazifem. Bunu Allah benden soracak, senden değil!” dedi. Biraz daha ısrar edince;

“–Döverim haa!” diyerek kanepeye oturmamı söyledi. Oturdum, o da işini bitirdi. Ezan vakti gelmişti. Ezan okumaya giderken vazifeyi îfâ etmem sebebiyle bana teşekkür etti. O ara ben de;

“–Vâsıf ağabey, dün cebime iki buçuk lira para koymuşsun, o ne parası?” diye sordum ve kabul edemeyeceğimi söyledim. Yine bana;

“–Döverim haa!” diyerek ihtarda bulundu.

O zaman parayı niçin verdiğini açıklamasını istedim. Dedi ki:

“–Bak yavrum, ben burada ücretle çalışan bir müezzinim. Yaptığım bu vazife için devletten maaş alıyorum. Aldığım maaşı önce günlere, sonra vazife yaptığım beş vakte böldüm. Bir vakit namaza iki buçuk lira düşüyor. İki buçuk lirayı sana verdim. Çünkü görevi ben değil, sen yaptın. Öyle ise öğle vakti için aldığım para senindir, benim değil. Onu ben sana vermeseydim, yapmadığım işin parasını alan birisi durumunda olurdum ki o para bana helâl olmazdı!”

Ey kardeş! Çalıştığın işyerinde izinli-izinsiz işinin başında bulunmayıp iş yapmadan aldığın ücretler için böyle bir hassâsiyet gösteriyor musun?

Çalışmadan bir imza karşılığı ücret alıp, devletin ve milletin hakkını yiyenlere Allah hidâyet versin.

Cenâb-ı Hak, Vâsıf Hocamıza rahmet eylesin. Bir ibret levhası olan bu davranışını idrâk etmemizi, o ince hassâsiyeti kazanmamızı hepimize nasip eylesin.

Helâl az da olsa çok hükmündedir!..
Haram çok da olsa yok hükmündedir!..
(Gülzâr-ı İrfan)

Not: Vâsıf Hocamızın rûhu için bir Fâtiha, üç İhlâs okursanız memnun oluruz.

 

 
< Önceki   Sonraki >
 
83.jpg
Yüzakı Kitapları
İki Çift Söz Yeter
İki Çift Söz Yeter

Seyrî'den Seçmeler
Seyrî'den Seçmeler

Yanık Besmele
Yanık Besmele

Ali Ege Ağabey
Ali Ege Ağabey

Mısralarla Konuşsak
Mısralarla Konuşsak

Fenâ
Fenâ

Dîvâne
Dîvâne

Hilye i Şerife
Hilye i Şerife

Kısa Dünya Tarihi
Kısa Dünya Tarihi

Aşk Kapısında
Aşk Kapısında

BU SAYIDA KARAKTER
AİLE VAZİFELERİ

Image

Aile; insanın, içinde doğup büyüdüğü ufak bir cemiyet demektir. Bu cemiyet; karı-koca, ana-baba, hısım ve akrabadan meydana gelir. İnsan; vatanına, milletine karşı borçlu bulunduğu saygı ve sevgi duygularını ilk önce burada alır. Aile; bütün sevgilerin, bütün fazîletlerin kaynağıdır. İnsan; büyüklere saygılı, küçüklere merhametli, bütün insanlara karşı faydalı ve hayırlı olmayı... sözün kısası; hem Allâh’ına, hem O’nun yarattıklarına karşı vazifelerini her şeyden evvel; ana kucağında, baba ocağında öğrenir ve öğrenmesi gerekir. Öyle ise aileyi vücuda getirenlerin birbirlerine karşı mükellef bulundukları vazifeleri de kısaca gözden geçirelim.

ANA VE BABAMIZA KARŞI VAZİFELERİMİZ

Bu hususta Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Rabbin kat’î olarak ferman buyurdu ki:

Devamını oku...
 
BU SAYIDA EDEBİYAT
Kur'ân-ı Kerim'den Eğitim Prensipleri -3- BİRLİKTE YAŞAMAK
Image

Birlikte yaşamak...  

Ülkemizde ve dünyamızda artık sık sık duymaya başladığımız bir kavram...

Âşık Veysel;

Koyun kurt ile gezerdi,

Fikir başka başk’olmasa...

diyor. Fikirler, inanışlar, alışkanlıklar, değerler aynı olmayınca, birlikte yaşamak da zorlaşır. Çünkü davranışlar, fiiller; inanç ve değerlere dayanır.

Meselenin dünü ve bugünü:
Devamını oku...
 
BİR ZİYARETİN ARDINDAN...

Image

Bayramın dördüncü günüydü, kayınvâlidemlerle birlikte bir akrabalarının oğluna yemeğe gitmeye niyetlendik. Yeni ev almışlar; «Hayırlı olsun, güle güle oturun...» diyeceğiz...

Aslında bu ziyaretle bir taşla birçok kuş vurmak istiyoruz. Evlendiler, çocukları oldu, büyüdü gidemedik. Gidince öğreniyoruz ki kızları beş yaşına basmış.

Büyük şehirlerde akrabalık ilişkileri malûm... Eski zamanlarda akrabalar çoğu zaman aynı bahçe içindeki evlerde yahut aynı sokakta, birbirine yakın adreslerde otururlarmış. Hâlen Anadolu’da öyledir. Hattâ Anadolu’dan İstanbul’a göç ettikten sonra da bir zaman bu âdet devam ettirilmiştir. Anne-baba ve kardeşler; aile apartmanının birer katında otururlar. Çocuklar beraber büyütülür, yaşlı anne-babaya beraberce bakılır. İşler yardımlaşarak yapılır. Aileden bir kızın çeyizi mi hazırlanacak, elbirliği yapılır. Bir delikanlı okula mı yazıldı yahut askere mi gidecek, büyükleri cebine harçlığını koyar...

Devamını oku...