KAPAK | DOSYA
Image

Son yıllarda Türkiye’nin Orta Doğu ile daha fazla alâkadar olduğu bir gerçektir. Bu durum, ülkemizde ve çevre ülkelerde farklı tepkilerin oluşmasına sebep oldu. Bazı yabancı ülkeler gibi bizden bazıları da; «Acaba eksenimiz mi kayıyor?» endişesine kapılırken değişik çevrelerde bir «neo-Osmanlıcılık» kaygısı da dillendirilmeye başlandı. Hislerine mağlûp tabiatımız gereği, bazılarımızın hamâsî duygularının kaynaması da bu kaygıyı körükledi.

Hâlbuki son zamanlarda Türkiye’nin Orta Doğu’ya yönelik sevindirici ilgisi, ayakları yere basan gerçekçi bir düşünce ile ele alınmalıdır. Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de fiilen, 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla da resmen tarihe karıştığı ve artık eski hâliyle yeniden sahne almasının imkânsız olduğu unutulmamalıdır.
Devamını oku...
 
BU SAYIDAN MISRALAR..

Seyrî:    Neye uygun dese takdîr-i Hudâ...
              O güzeldir kula, en doğru edâ...
Devamını oku...
 
ANA SAYFA
Fon Müziği

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

 
Yüzakı Rengim : Mavi Kırmızı Turuncu Yeşil





Ebediyet İştiyâkımızın Tezâhürü ÇOCUKLARIMIZ Yazdır E-posta
Yazar Yard. Doç. Dr. Harun ÖĞMÜŞ   

Imageİnsan, fânî beden elbisesi içinde ebediyet iştiyâkı duyan bir ruh taşımaktadır. Bu sebeple kendisine verilen mahdut ömür içerisinde adını bâkî kılmak için aşkla, şevkle çabalar.

Ebediyet iştiyâkı, insanın dünyada ürettiği her şeye az veya çok tesir eder. İlim adamlarının ve sanatkârların ortaya koydukları eserlerde, ticaret erbabının kazançlarında bu duygunun payı vardır. Bazıları yaptıkları işlerle sadece bu duyguyu tatmine yönelir ve her başarıda benliklerini görür. Nefsini dâima murâkabe altında bulunduran mü’minler ise yaptıkları işleri Allâh’ın tevfîkiyle / muvaffak kılmasıyla yaptıklarını akıllarından çıkarmazlar ve ürettikleri hizmetler sebebiyle sonraki insanlardan hayır duâ almayı amaç edinirler. Bu konuda katıksız bir ihlâs ve samimiyet içinde olup zirveyi yakalayanlar peygamberlerdir. Nitekim Sâffât Sûresi’nde Allah Teâlâ, Hazret-i Nuh hakkında;

“Sonradan gelenler içinde ona iyi bir nam bıraktık. Bütün âlemlerden Nûh’a selâm olsun!” (Sâffât, 37/78-79) buyurmuş ve Hazret-i İbrahim, Hazret-i Musa ve Hazret-i Hârun, Hazret-i İlyas ve Hazret-i Yûnus hakkında da aynı ifadeyi kullanmıştır.

Demek ki ebediyete duyulan iştiyak; insanın istîdat ve kabiliyetine, sahip olduğu mîzaç ve hedeflediği amaca göre farklı neticeler vermektedir. Büyük bir sanatkârın dev eserler ibdâ etmesini, ilim ve fikir adamlarının insanlığa asırlarca yön vermesini sağlarken sıradan insanlarda ise alelâde bir şekilde, daha ziyade de maddî sahada tezâhür eder.

Ebediyet iştiyâkının bir tezâhürü de çocuk edinmektir. Çünkü çocuk, ölümden sonra insanın adının ve hâtırasının yaşamasını temin eder. Bu zâviyeden bakıldığında çocuklarımız bizim için istikbalden de öte ebed kadar önemlidir. Bu sebeple üzerlerinde titrememiz, yetişmeleri için ne gerekiyorsa yapmamız gerekir.

Çocukluk, insanın en saf ve en temiz olduğu safhadır. Bu sebeple iyi davranışların kazandırılması için en müsait zamandır. Çocukta pazarlık ve ikiyüzlülük olmaz. Dolayısıyla çocukluğunda iyi eğitilen insanlar sağlam bir karaktere sahip olur.

Ne var ki, -hepimizin yaşadığı ve dolayısıyla yakından bildiği üzere- her güzel çağ gibi çocukluk çağı da çok hızlı geçer. Yaşımızın bu kadar ilerlemediğini, gördüğümüz bu kâbusun biraz sonra son bulup parkta veya okulun bahçesinde uyanıvereceğimizi ve kendimizi kaydıraktan kayarken, salıncakta sallanırken, kovalamaca oynarken buluvereceğimizi hangimiz düşünmemiştir? Sonunda acı gerçekle karşı karşıya kalınca hayatta gerçekleştiremediğimiz ideallerimizden dolayı hayıflanmayanımız var mıdır? Millî şairimiz Mehmed Âkif bile; «Hüsrân-ı Mübîn» adını verdiği küçük bir manzûmesinde şöyle diyor:

Başlattığı gün mektebe, duydum ki, diyordu
Rahmetli babam: «Âdem olur oğlum ilerde»

Annemse, oturmuş, paşalıklar kuruyordu...
Âdemliği geçtik! Paşalık olsun, o nerde?

Şüphesiz Mehmed Âkif, paşalıktan öte ülkemizin en büyük mütefekkirlerinden biri ve aynı zamanda adam gibi bir adamdır. Ancak o, ideallerini çok yüksek tuttuğundan ve biraz da tevâzuundan böyle söylüyor. Böylece çocukluğun çok kısa bir zaman dilimi olduğu ve birdenbire geçtiği, dolayısıyla bu safhada yapılması gerekenlerin fırsat geçirilmeden zamanında yapılması gerektiği hususunda bize ikazda bulunuyor. Bir sonraki beyitte ise başka bir ikazı daha vardır bize:

Âmâli tezâd üzre giderken ebeveynin,
Hep böyle harâb olmada etfâl ara yerde!

âmâl: Emeller, amaçlar. etfâl: Çocuklar.

Evet; «Çocukluk devresinde yapılması gerekenler fırsat geçirilmeden zamanında yapılmalıdır. Ama bunlar yapılırken gelişi güzel değil, belli bir plân ve program dâhilinde yapılmalıdır. Anne bir telden, baba başka bir telden, okulda öğretmen daha başka bir telden çalmamalıdır.» diyor şairimiz.

Okulun önemi asla inkâr edilemez olsa da çocuğun eğitiminde ilk ve en önemli rol aileye aittir. Hususiyle “globalleşme”den bahsedilen çağımızda aileye daha çok iş düşmektedir. Çevreyi, televizyon ve internet gibi araçları kontrol edip çocuk için süzgeçten geçirmek ailenin vazifesidir.

ImageHer çocuk, istikbalde bir aile sahibi olacak ve bugünün büyüklerinin yerini alacak bir yetişkindir. Cemiyetin en küçük yapıtaşı olan aile içinde bugün sağlam ve âhenkli bir şekilde yetiştirilirse gelecekte onun yetiştireceği fertler de sağlam olacak, neticede bütün bir milletin istikbâli güzel olacaktır.

Muallim Nâci merhumun, kız kardeşine ninni söyleyen bir ablanın dilinden söylediği şu mısralar, bu konuyu şiir diliyle çok güzel ifade etmektedir:

Hâher! Büyü, bir güzel civan sev
Mes’ûd olacak seninle bir ev

Bir âileyi sen etsen âbâd
Bir dîgerini ben eylesem şâd

Her hâlimizi beğense âlem
Bizden beşeriyyet olsa hürrem

Her âile bizden örnek alsa
Mes’ûd familyalar çoğalsa

Her hâne görülse pür-meserret
Yâ Rab! Ne kadar büyük saâdet!

hâher: Kız kardeş. âbâd: Mâmur. hürrem: Mutlu, güleç, sevinçli.
familya: Aile. pür-meserret: Sevinçli.

Ebediyet iştiyâkımızın tezâhürü olan çocuklarımızın, dâr-ı fenâda bizi yoldan çıkarıcı birer fitne ve dolayısıyla ebedî âlemde de kendilerinden kaçıp karşılaşmak istemediğimiz kimseler olmasından Allâh’a sığınır, yüce dergâhından onları bizim için göz aydınlığı ve ardımızdan duâ eden sâlih evlâtlar kılmasını niyaz ederiz.

 

 
Sonraki >
 
83.jpg
Yüzakı Kitapları
İki Çift Söz Yeter
İki Çift Söz Yeter

Seyrî'den Seçmeler
Seyrî'den Seçmeler

Yanık Besmele
Yanık Besmele

Ali Ege Ağabey
Ali Ege Ağabey

Mısralarla Konuşsak
Mısralarla Konuşsak

Fenâ
Fenâ

Dîvâne
Dîvâne

Hilye i Şerife
Hilye i Şerife

Kısa Dünya Tarihi
Kısa Dünya Tarihi

Aşk Kapısında
Aşk Kapısında

BU SAYIDA KARAKTER
YAKIN AKRABALARI DAVET -2-
Image

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Önce en yakın akrabalarını uyar!” âyeti nâzil olur olmaz, Rasûlullâh’ın, davet ettiği kırk civarında misafirine Zeyd ile ben hizmet ediyorduk. Rasûlullah eti parçalayarak yemek tepsisinin çevresine birer parça koyduktan sonra;

“–Haydi yiyiniz, Bismillâh!” buyurdu. Hepsi ondan yediler ve tamamıyla doydular. Varlığım Kudret Elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, onların tümüne sunduğumuz yemeği, onlardan bir tek adam bile yalnız başına yiyebilirdi! Bundan sonra, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
Devamını oku...
 
BU SAYIDA EDEBİYAT
Kur'ân-ı Kerim'den Eğitim Prensipleri -3- BİRLİKTE YAŞAMAK
Image

Birlikte yaşamak...  

Ülkemizde ve dünyamızda artık sık sık duymaya başladığımız bir kavram...

Âşık Veysel;

Koyun kurt ile gezerdi,

Fikir başka başk’olmasa...

diyor. Fikirler, inanışlar, alışkanlıklar, değerler aynı olmayınca, birlikte yaşamak da zorlaşır. Çünkü davranışlar, fiiller; inanç ve değerlere dayanır.

Meselenin dünü ve bugünü:
Devamını oku...
 
BİR ZİYARETİN ARDINDAN...

Image

Bayramın dördüncü günüydü, kayınvâlidemlerle birlikte bir akrabalarının oğluna yemeğe gitmeye niyetlendik. Yeni ev almışlar; «Hayırlı olsun, güle güle oturun...» diyeceğiz...

Aslında bu ziyaretle bir taşla birçok kuş vurmak istiyoruz. Evlendiler, çocukları oldu, büyüdü gidemedik. Gidince öğreniyoruz ki kızları beş yaşına basmış.

Büyük şehirlerde akrabalık ilişkileri malûm... Eski zamanlarda akrabalar çoğu zaman aynı bahçe içindeki evlerde yahut aynı sokakta, birbirine yakın adreslerde otururlarmış. Hâlen Anadolu’da öyledir. Hattâ Anadolu’dan İstanbul’a göç ettikten sonra da bir zaman bu âdet devam ettirilmiştir. Anne-baba ve kardeşler; aile apartmanının birer katında otururlar. Çocuklar beraber büyütülür, yaşlı anne-babaya beraberce bakılır. İşler yardımlaşarak yapılır. Aileden bir kızın çeyizi mi hazırlanacak, elbirliği yapılır. Bir delikanlı okula mı yazıldı yahut askere mi gidecek, büyükleri cebine harçlığını koyar...

Devamını oku...