KAPAK | DOSYA
ImageGörmediğine inanmaya pek müsait olmayan insanoğlu için bütün müşkiller ancak görmekle çözülür. Bütün sırlar, müşahede ile açılır. Bütün bilgiler, görmekle pekişir, kuvvet ve güç kazanır, kesinleşir.
 
BU SAYIDAN MISRALAR..
Cemâl-i yâre âşık,    
Benim, yâ Rasûlâllah!    
Ahmed Muhtâr’e âşık,    
Benim, yâ Rasûlâllah!    
Devamını oku...
 
ANA SAYFA
Fon Müziği

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

   

"Fon Müziğil" (Mini-MP3-Player 1.2 ©Ute Jacobi)

 
Yüzakı Rengim : Mavi Kırmızı Turuncu Yeşil

header2.jpg
Anlatabileceğin YAŞADIĞIN KADAR Yazdır E-posta
Yazar Ahmet ZİYLAN   
Imageİnsan; gördüğünü, bildiğini, yaşadığını anlatır. Görmediği, bilmediği, en önemlisi yaşamadığı şeyleri ise gerçek bir şekilde anlatamaz, nazariyatta kalır. Kulaktan dolma malûmatı kuru kuru aktarır.
    
Bu sebeple eğitimci; anlatacağı, öğreteceği hususları tecrübe etmiş olmalıdır. Bu sebeple okullarda nazarî bilgiler öğretilirken, stajlarla da işin pratiği yaptırılır. Bu sebeple iş hayatında, eğitim hayatında bilgi ve görgü artırıcı geziler, fuarlar, sergiler düzenlenir. Bu tür tecrübeler, bilgi ve görgüler; insanın ufkunu, hayal gücünü açar. Dar çerçevede kalan kimsenin ufku da daralır. Böyle kişilerin hayalleri, fikirleri, hedefleri de dar ve sığ olur.
    
Niğdeli vaizin cennet vaazı bunun ne güzel bir misalidir:
    
Sultan Dördüncü Murad devrinde İstanbul’a Niğdeli bir vaiz efendi gelmiş. Kendisine; «Sultanahmet’te vaaz et!» demişler. O da çıkmış kürsüye vaaza, cennetin güzelliklerini, nimetlerini anlatmaya başlamış. Sultan Murad Han da o gün aynı camiye gitmiş ve vaazı dinlemiş. Hoca efendi; «Cennette şöyle hûrîler var, böyle ırmaklar var...» diye anlattıysa da Sultan’a bu tasvir ve ifadeler pek yavan gelmiş:
    
“Bu vaiz efendi; cennet-i âlâyı, bizim Topkapı Sarayı kadar bile anlatamadı, Topkapı Sarayı bile anlattığı cennetten daha güzel! Biriniz bu hocaya Topkapı Sarayı’nı gezdirsin de vaiz efendinin ufku açılsın.” demiş.
    
Padişahın maiyetindekiler düşünmüşler:
    
“Kim yapar bu işi?”
    
“Bekri Mustafa yapar.”
    
Bekri Mustafa:
    
“Bana biraz afyon verin, sarayın da kapısını açık bırakın.” diyerek vazifeyi üstlenmiş. Doğru gitmiş Niğdeli hocanın kaldığı yere, kendisini bulup başlamış plânını uygulamaya:
    
“Ooo hocam; İstanbul’a hoş gelmişsin. Sen Niğde’den geldin değil mi? Ben seni Niğde’de dinlemiştim. Hocalar cemaati tanımaz fakat cemaat hocayı tanır. Ben sizi çok seviyorum. Ben size yemek yedireceğim, dünyada bırakmam.” diyerek hocayı evine davet etmiş. Yeme-içmeden sonra hocanın yatağını açmışlar. Yatarken de içine afyon karıştırılmış şerbeti getirmişler:
    
“Bizim âdet, yatarken şerbet içilir.” deyip ikram etmişler. Hoca içtikten biraz sonra kendinden geçmiş...
    
Bekri Mustafa ve adamları almışlar Niğdeli hocayı, doğru Topkapı Sarayı’na götürmüşler. Bir müddet sonra hoca ayılmış. Bakmış şahane, mükemmel dayalı-döşeli bir yerde. Altınlar, gümüşler, mermerler, çiniler, atlaslar, ipekler... Hayatında görmediği güzellikler, ikramlar, hizmetkârlar…
    
“–Ben neredeyim?” diye sorunca tabiî bir şekilde:
    
“–Sen öldün, cennete geldin.” demişler.
    
Tertiplenen plân üzere, hocayı sarayda gezdirmişler, dolaştırmışlar, yedirmişler, içirmişler. Elbette padişahın emri ve izni var. Bekri Mustafa ve ekibinin kurduğu oyunu oynamışlar.
    
Vaiz efendi sonunda demiş ki:
    
“Yahu ben cenneti bilirim sanıyordum, bunca yıldır kürsülerden anlattım ama gördüm ki cennet benim bildiğimden çok daha güzelmiş.” 
    
ImageMaksat hâsıl olunca tekrar afyonlu şerbetten getirmişler. İçmiş tekrar bayılmış. Almış getirmişler, Bekri Mustafa’nın evindeki yatağına yatırmışlar. Uyanınca bakmış yatağında yatıyor. Etrafındakilere:
    
“Ben bugün çok güzel bir rüya gördüm.” diye sevinçle rüyasını anlatmış. Dinleyenler de hiç bozuntuya vermeden:
    
«Mâşallah, mâşallah! Hayırlara gelsin inşâallah!» diyerek dinlemişler.
    
Ertesi hafta Niğdeli hocayı yine Sultanahmet Camii’nde vaazla vazifelendirmişler. Padişah da gelmiş. Hoca efendi kürsüye rahatça kurulmuş başlamış anlatmaya:
    
“Ey cemaat, ben size geçen vaazımda cenneti anlattım, ama doğru anlatamamışım, cennet şöyle güzelmiş, böyle güzelmiş…” Hoca efendi artık cennet diye Topkapı Sarayı’nı anlatıyormuş.
    
Sultan, vaiz efendinin ufkunu biraz olsun açabildiği için mutlu imiş.
    
Eğitimciler, anneler, babalar, iş dünyasının, idare sahasının insanları düşünmelidir: Acaba o hoca gibi; biliyoruz, anlatıyoruz sandığımız şeyleri ne kadar biliyoruz? Bilgilerimiz ne kadar taze, ne kadar güncel? Tasvirlerimiz, tahminlerimiz ne kadar gerçeğe mutâbık?
    
Gerçekleri mi, yoksa zihnimizdeki şablonları mı anlatıyoruz?
    
Elbette cennet gibi ölümden sonraki hayata ait mekânlara gidip tecrübe kazanamayız; fakat nazarî bilgilerimizi pekâlâ pratikle buluşturabiliriz.
    
Diğer taraftan, savunduğumuz, anlattığımız, tebliğ ettiğimiz mânevî değerleri, faziletleri ne kadar yaşıyoruz? Dilimiz ne kadar anlatırsa anlatsın, hâl dilimiz neler söylüyor? Yaşamadığımız güzellikleri, hissetmediğimiz kıymetleri anlatabilmemiz mümkün mü?
    
Tasavvuftaki; «Tatmayan bilmez.» düstûru üzerinden gidersek sözü şöyle bağlayabiliriz:
    
“Yaşamayan bilmez, yaşamayan hakkıyla anlatamaz. Anlatsa da hiçbir fayda hâsıl olmaz.”
   
  
 
< Önceki   Sonraki >
 
46.jpg
Yüzakı Kitapları
İhlas ve Takva
İhlas ve Takva


Muhabbet ve Mârifet
Muhabbet ve Mârifet


Gün Ortası
Gün Ortası


Sebebi Sensin
Sebebi Sensin


Hak'tan Hediye
Hak'tan Hediye


Bir Yağmur Başladı
Bir Yağmur Başladı


Bir Lahzaya Bin Asır
Bir Lahzaya Bin Asır


Ötelerden Gelen MÜBAREK ADAM!
ImageYâsîn Sûresi’nde bir kasaba halkı ve onların, kendilerini irşad için gelen din tebliğcilerine karşı davranışları misal verilir: Bu kasabaya iki elçi gelir. Halk, gelen elçileri yalanlar. Allah Teâlâ, bu iki elçiyi bir üçüncüsünü göndererek takviye eder. Üç elçi de çağrılarını yeniler, Allâh’a davetçi olduklarını söylerler. Kasaba halkı; onlara peygamberler tarihinde tekrarlanagelen itirazların aynısı ile karşı gelirler:
Devamını oku...
 
BU SAYIDA EDEBİYAT
Edebiyatımızda Mal, Can ve Evlât Ekseninde GERÇEK KURBAN...HAKK'A VUSLAT...
Imageİnsanlık tarihinin bilhassa dinî bakımdan mühim hâdiseleri, kendi etraflarında pek çok mazmunlar oluşturarak edebiyat ve hayatın başköşesinde yerlerini almışlardır. Hiç şüphesiz bunlardan biri de kurbandır.
    
Kurbanın temeli, bilindiği üzere mühim bir hâdiseye dayanmakta.
Devamını oku...
 
Şarap Parası İçin Hacca Giden HACI BURHAN
ImageHac, pek çok ilâhî hâdisenin ve imtihanın yaşandığı bir ziyaret... Haccın çok kerâmetleri, çok hikmetleri var. Lâkin insan; o kalabalıkta, hercümerç içinde, kendisine nasip olan büyük nimetin farkına yeterince varamıyor. Bu da haccın apayrı bir imtihanı... Milyonlarca yüreğin orada nice duaları, nice dilekleri ve nice niyetleri var. Herkesin bu yolda yaşadığı hikmetli hâdiseler var. Benim de hac ile ilgili enteresan hâtıralarım ve şahidi olduğum fevkalâde hâdiseler var. Faydası olur ümidiyle anlatmayı arzu ediyorum.
Devamını oku...