Kıymetli Okuyucularımız,
Hazret-i Mevlânâ dendiğinde akla gelen ilk hususlardan biridir:
Şeb-i Arûs...
17 Aralık 1273 tarihinde Hazret-i Mevlânâ Hakk’a yürümüştü.
O büyük ruh, bu geceye şeb-i arûs, yani düğün gecesi dedi. Bir başka ifadeyle:
AŞKIN BAYRAMI...
Vefatı esnasında son sözleri olarak «Yüce Dost’a» diyen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, şeb-i arûs vasfında bir ölümün sırrını, hayatın içinde gösterdi:
“Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz... Nasıl ölürseniz, öyle diriltilirsiniz...”
O hâlde, şeb-i arûsun, ebedî bir vasıf kazanabilmesi için; ömrün Hakk’a ve Rasûlü’ne hicret mâhiyetinde geçmesi zarurî...
O zorlu geçidi bir düğün gecesi huzuruyla idrak edebilmek için; bir ömür, ilâhî aşkın vuslat iştiyâkıyla yanmak, pişmek şart...
Aşkın bayramına ermek için, ömrü Ramazan kılmak; canı, teni, her şeyi Sevgili’nin yoluna kurban eylemek elzem...
Şeb-i arûs neşvesinin, hicreti gündemimize taşıyan Hicrî yılbaşı ve Muharrem ayına denk geldiği Aralık sayımızda dosya konumuz:
Hakk’a ve Rasûlü’ne Hicrette
AŞKIN BAYRAMI: ŞEB-İ ARÛS
Genel Yayın Yönetmenimiz M. Ali EŞMELİ; “Güneş istiyorsan, kanatlarını yak!” diyen pervâneden ve göklere hicret ederek tertemiz olan sudan hareketle; hicret ve şeb-i arûsu, yanmak ve arınmayı kaleme aldı. Fuzûlî, Şeyh Gālib, Hazret-i Mevlânâ, M. Es‘ad Erbilî ve Yaman Dede’nin yanık mısralarıyla aşkın bayramını dile getirdi.
Muhterem Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi, «Şeb-i Arûs» başlıklı makalelerinde; varlığın sırrı ve insanın imtihanı olan «muhabbet»i, kalbin en büyük sanatı olan fânî muhabbetleri, ilâhî aşka basamak eyleyebilme hasletini Sevbân -radıyallâhu anh-, Şâh-ı Nakşibend, Hazret-i Mevlânâ Hazerâtından misallerle kaleme aldı.
«Kalbin Gözyaşları»nda Orhan, ilmi irfana dönüştüren ihlâs sırrını idrak etti.
Mustafa Asım KÜÇÜKAŞCI, Kur’ân-ı Kerim’den Eğitim Prensipleri yazı dizisinde; hicreti, eğitimde mekân değişikliği, hareket ve sükûn kaideleri açısından ele aldı. Yard. Doç. Dr. Harun ÖĞMÜŞ, gurbetin tedâîlerini; Hakkı ŞENER farklı bir üslûpla hicretten bir sahneyi kâğıda döktü. Aydın TALAY, Siyer-i Nebî’den hicret ile ilgili safhaları takdim etti.
Ayla AĞABEGÜM, Van Depremi’nin karşımıza çıkardığı tablo üzerinde tefekkür ederken; Aynur TUTKUN, teknolojinin hayatımızdaki yerine temas etti. H. Kübra ERGİN; teknoloji denince akla gelen bir ismin, Steve JOBS’un ölümünün hatırlattıklarını kaleme aldı.
Ahmet ZİYLAN, öfke kontrolünü ve haccın bu terbiyedeki yerini hâtıralarla geniş bir şekilde işledi.
İrfan ÖZTÜRK Hocaefendi; ömür, ölüm ve ötesini; Âdem SARAÇ; Efendimiz’in tebliğinde, akrabaları davet merhalesini; B. Cahit ÖZDEMİR, bir mü’minin tabiata bakışını yazdı. Sami GÖKSÜN, hicretin, haram ve şüphelileri terk etmek mânâsını öne çıkardı.
Tarih köşemiz… Zembilli Ali Cemâlî Efendi’yi, Kanunî Sultan Süleyman’ı, Medine Müdâfii Fahreddin Paşa’yı;
Kültür-sanat bölümümüzde ise Yaşayan Çınarlar programından intibâları okuyabilirsiniz.
Şiirler... Şeb-i arûs iştiyâkıyla sadırlardan dillere, dillerden gönüllere fısıldanan mısralar...
Hakk’a ve Rasûlü’ne hicrette geçen bir ömrün ardından gelen mesut bir ölümün vedâ değil, Yâr’e merhaba olduğunu hatırlatan mısralar...
Yüzakıyla...
|
|
ŞİİR
|
|
Yazar Bestami YAZGAN bestamiyazgan@hotmail.com
|
Ne mutlu bizlere Hakk’a kul olduk, Celle celâlühû, celle şânühû. Mahlûkat içinde en makbûl olduk, Celle celâlühû, celle şânühû. |
|
|
ŞİİR
|
|
Yazar Abdullah GÜLCEMAL
|
Fakirin sofrasında ekmeği, aşı sevdim... Filistinli çocuğun attığı taşı sevdim... |
|
|
ŞİİR
|
|
Yazar Ahmet ARSLAN arslanahmet52@hotmail.com
|
Acı ama gerçek; insanlık yanar, Kor olan yüreği söndüren gelsin!.. Dehşeti seyreden vicdanlar kanar; Kanayan yarayı dindiren gelsin!.. |
|
|
KARAKTER
|
|
Yazar Hüdâyî ÜSKÜDARLI
|
 Bu yazı dizisi, hayalî bir roman tekniğiyle değil, cemiyetin içinde yaşadığı hâdiseler ve ulvî hakikatler etrafında oluşan gerçekleri ve meseleleri canlandırma, tasvir, konuşma ve sohbet üslûbu ile kaleme alınmıştır. Bir yanda zulmet ve onun hüsran dolu ahvâli, diğer yanda ezelî ve ebedî nûrun nimet ve bereketli ahvâli. Bu ikisinin arasında zulmetten nûra açılan bir hidâyet penceresi... Orhan, Yûnus Dede’nin sohbetinden çıktıktan sonra âdeta bahar mevsiminde ve müstesnâ bir gül bahçesinde huzûrun zirvesini yaşayan talihli bir kuş gibiydi. Durmadan şakıyan bir kuş gibi. Bu sebeple dönüş yolunda durmadan kendisi konuştu, Doktor Selim Bey de tebessümle mukabele etti: |
|
|
KARAKTER
|
|
Yazar Osman Nûri TOPBAŞ
|
 -Tarihe Yön Veren Zirve Şahsiyetler; Gönüllere Taht Kuranlar- İlim, İbâdet ve İhlâs’ta Vakar Timsâli İMÂM-I MÂLİK -rahmetullâhi aleyh- «REHBERİN TAKVÂ OLSUN» Hicret Yurdu Medine’nin büyük muhaddis ve fakîhi İmam Mâlik; devrinin halîfelerine nasihatlerde bulunur, onlara hayırlı selefleri olan hulefâ-i râşidîn efendilerimizi, sahâbe ve tâbiînin zühd ve takvâ içindeki güzel hâllerini misal verirdi. Zamanın halîfesine yazdığı bir mektubunda şöyle demişti: “Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- 10 defa hac yaptı. Benim bildiğime göre bir haccında ancak 12 dinar harcardı. Çadırda değil, ağaç gölgesinde konaklardı. Süt kırbasını boynunda taşırdı. Çarşı-pazar dolaşır, oradakilerin hâlini sorardı. Mâlûm olduğu üzere, yaralandığı zaman ashâb-ı kiram yanına geldiler; onu methetmeye, övmeye başladılar. Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- ise onlara şöyle mukabelede bulundu: |
|
|
KARAKTER
|
|
Yazar Doç. Dr. Seyit AVCI seyitavci1968@mynet.com
|
 Cömertlik, Allâh’ın geniş rahmetine kavuşmaya, affedilip bağışlanmaya vesile olan güzel ahlâkın en önemli göstergelerinden biridir. Tartıya konabilecek hiçbir hayırlı ameli bulunmayan varlıklı bir adamın; sırf dar geçimlilere hoşgörü ile davranıp, onlardaki haklardan vazgeçmesi, yaratılanları Yaratan’dan dolayı hoş görüp nefes aldırması sebebiyle ilâhî rahmet ve merhamet sahibi olan Allah Teâlâ da kuluna nefes aldırmış, ikram ve ihsanını ondan esirgemeyerek kendisini affedip bağışlamıştır. Demek ki cömert olana cömert davranılmakta, esirgemeden verene, esirgemeden verilmektedir. |
|
|
KARAKTER
|
|
Yazar Ömer OKUDAN okudan@yuzaki.com
|
 Bizim takvimimizin başlangıcı... Hicret... İslâm’a gönül veren Mekkelilerin kendilerine rahat vermeyen müşrik akrabalarını bırakarak, yerlerini yurtlarını terk ederek, îman kardeşlerinin fedâkâr ve muhabbet dolu sînelerine ilticâ etmeleri... İnsanlık tarihi; cân u gönülden fedâkârlığın ve muhabbetle kucaklaşmanın böylesine emsalsiz bir örneğine yalnızca 622 yılında şahit oldu... Muhâcirler, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den aldıkları işaretle; Muharrem ve Safer aylarında hicret seferine çıktılar... Aileleriyle beraber, küçük kafileler hâlinde, geceleyin ve gizlice yola koyuldular... |
|
|
KARAKTER
|
|
Yazar İrfan ÖZTÜRK
|
 Allah dostlarından Ebûbekir Varrak Hazretleri’nin henüz beş-altı yaşlarında bir oğlu vardı. Onu Kur’ân okuması için hocaya gönderirdi. Bir gün çocukcağız eve ağlayarak geldi. Babası şefkatle sordu: “–Oğlum sen niye ağlıyorsun? Ne oldu sana? Yoksa bir döven mi oldu?” Evlâdı yaşından beklenmeyecek şu cevabı verdi: “–Hayır babacığım, hiçbiri değil. Bugün derste bir âyet okuduk. Hâlâ o âyetin dehşeti ve tesiri altındayım.” “–Hangi âyet o evlâdım?” Çocuk, Müzzemmil Sûresi 17. âyet-i kerîmesini okudu. Ardından yatağa düştü ve Hakk’ın rahmetine kavuştu. Çocuğu böylesine derinden etkileyen âyet-i kerîmenin meâli şöyledir: |
|
|
KARAKTER
|
|
Yazar Hayrettin DURMUŞ hayrettin_durmus@mynet.com
|
 Rahmetli anneciğim; “Dere diye sel gelir, ev diye el gelir.” diyerek her seher usanmadan süpürürdü avluyu. Çanakkale Savaşı’nda biraz sonra ölüme gideceğini bilen erin çamaşır yıkadığını gören komutanı; “–Ne yapıyordun evlâdım?” deyince askerin; “–Rabbimin huzuruna temiz olarak varmak istiyorum.” demesi ruh hâlimizi özetliyor aslında. Temizlik sadece bedenle ilgili değil elbette. Rûhun da arıtılması, temizlenmesi, akkor hâline gelmesi hedeflenir. Görünen kirlerin temizlenmesi kolaydır da görünmeyen pisliklerden arınmak daha zordur. Çocuğunu abdestsiz emzirmeyen anneler sayesinde meydana gelmiştir «helâl süt emmiş» nesiller. Annelerimiz çocuğunu yıkarken; «Arılısı, durulusu; sıtması, sayrısı; derdi, marazı; alayı bu sularla gitsin, ak pak olsun çocuğumun hem bedeni, hem rûhu» derlerdi. Yıkanırken duâ ederlerdi. Bugün kaçımız çocuğumuzu suyla tanıştırırken bu duâyı okuyoruz? Hangimiz tuvalete giderken; |
|
|
KARAKTER
|
|
Yazar Âdem SARAÇ ademsarac@yyu.edu.tr
|
 Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Abdullah bin Mes‘ûd adlı gence; “Sen, muallim olacak bir gençsin! Sen, mutlaka öğrenecek ve âlim olacaksın.” buyurmuştu. Büyük, çok büyük bir ufuktu bu. Herhangi bir çoban Abdullâh’ı, öğretmen-muallim yapacak bir ufuk. Yeni, yepyeni kalıba sokacak, güzeller güzeli bir gülistanın gülü olacak bir ufuk. Bu büyük ufuk Hazret-i Abdullâh’ı Kâbe’nin yanında ilk defa açıktan Kur’ân okuyan ilk sahâbî olma şerefine erdirmişti. Abdullah bin Mes‘ud -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’e öyle bir bağlandı ki, O’nun gölgesi gibi sürekli O’nunlaydı artık. Rasûlullah’tan hiç ayrılmaz oldu. Öyle ki, Mekke ve Mekke dışında gittiği her yerde hep O’nun yanındaydı. Hattâ o; «Rasûlullâh’ın sırdaşı» diye isimlendirilmişti. |
|
|
TARİH
|
|
Yazar Handenur YÜKSEL
|
 İslâmiyet’le şereflenen müslümanların altıncısı ve Kûfe Fıkıh Mektebi’nin kurucusu olan Abdullah bin Mes‘ud (İbn-i Mes‘ud), Mekke’de doğdu. Müslüman olduktan sonra azılı din düşmanlarından Ukbe bin Ebû Muayt’ın yanından ayrılarak kendini dîne ve Peygamberimiz’in hizmetine adadı. Hazret-i Peygamber’den sonra Kâbe’de açıktan Kur’ân okuyan ilk sahâbe olan İbn-i Mes‘ud, Medine’ye ilk hicret edenlerin arasında yer aldı. İbn-i Mes‘ud, Bedir Savaşı sırasında yaralı olarak bulduğu Ebû Cehil’i öldürmüştü. Hazret-i Peygamber, «Ümmetin Firavunu» diye vasıflandırdığı bu kâfirin öldürülmesinden dolayı Allâh’a şükretmiş, İbn-i Mes‘ud’u övmüş ve Ebû Cehil’in kılıcını ona vermişti. Gerek ilk dönemde, müslümanlığı kabul edişi, gerekse Hazret-i Peygamber’le olan yakın münasebeti sebebiyle kendisinden birçok hadis rivâyet etmişti. 652 yılında Medine’de vefat etti. |
|
|
TARİH
|
|
Yazar Can ALPGÜVENÇ alpguvenc@gmail.com
|
|

YAŞMAĞIN UÇTUĞU YERE YAPILAN CAMİ! Sultan II. Selim’in baş kadını Nurbânû Sultan’ın asıl adı Cecilia (Sesilya)dır. 1525 yılında Paros Adası’nda dünyaya gelen Cecilia, Barbaros’un Adalar Seferi sırasında (1537) esir alınarak, cariye olarak saraya takdim edildi. Bu Venedikli güzele «yüce ve nurlu» anlamında Nurbânû adı verilmiş, sonra da haremdeki tecrübeli hocaların nezaretinde, görgülü ve bilgili bir saray kadını olarak yetişmesi sağlanmıştı. Nurbânû, kıvrak zekâsı ve üstün kabiliyetiyle Türk-İslâm geleneklerine kısa zamanda intibak etti. 1542 yılında on yedisine giren Nurbânû, o tarihte on sekiz yaşında olan ve sancak beyi olarak Mevlânâ şehri Konya’ya gönderilen Şehzade Selim’e (II. Selim) takdim edildi. Şehzade Selim, bir yıl sonra Saruhan Sancağı’na tayin edildi. 1546’da Şehzade Murad’ın (Sultan III. Murad) dünyaya gelişi, Nurbânû’nun itibarını daha da artırdı. |
|
|
TARİH
|
|
Yazar Ahmet MERAL ahmetmeral@yuzaki.com
|
 IV. Haçlı Seferi’nden sonra Avrupa’dan İslâm dünyasına düşük yoğunluklu dört sefer gerçekleşti. Mısır üzerinden yapılan ve daha çok deniz yolu kullanılarak gerçekleştirilen bu seferler, çeşitli sebepler yüzünden hem başarısızlığa uğradı hem de etkisiz hâle geldi. 1212 yılında Papa Innocentius, yeni bir haçlı seferi çağrısı yaptı ve bu çağrıda geçmiş seferlerin başarısızlıklarını büyüklerin günahlarına bağlayan görüşlere yer verdi. Bu durum, çağrının kapsamına çocukların da girmesine yol açtı. Böylece yaşları on ikiye bile varmamış çocuklardan oluşturulan yeni bir haçlı yolculuğu başlatılmış oldu. İnanılması güç, âdeta akıl tutulması olarak gerçekleşen bu sefer; dramatik bir şekilde noktalanan insanlık dışı bir gelişme olarak hâfızalara kazınmıştı. Nitekim Almanya ve Fransa’dan yola dökülen binlerce çocuk, bâdireli bir yolculuktan ve birçok kayıplar verdikten sonra Akdeniz limanlarına varabilmişti. Üstelik bu talihsiz çocukların Marsilya, Cenova ve Brindisi limanlarından bindikleri gemilerin büyük bir çoğunluğu batmış veya kaybolmuştu. Böylece kör taassubun etkisiyle harekete geçirilen günahsız zavallı çocuklar, güyâ mukaddes gayeler uğruna fedâ edilmişti. |
|
|
TOPLUM
|
|
Yazar Ahmet ZİYLAN
|
 Dükkânda oturuyorum, komşudan bir ses geldi. Bir gürültü-parıltı... Kavga olduğu belli. Fakat komşu olunca biz de ilgilenmek zorunda hissettik kendimizi. Dışarı çıktık. Ne oluyor ne bitiyor görmek, gerekirse ayırmak, barıştırmak için komşuya gittik. O da bizim gibi ayakkabıcı. Bir de baktık ki annesiyle kavga ediyor. Birbirlerine bağırıp çağırıyorlar, sesleri ta benim dükkâna geliyor. |
|
|
TOPLUM
|
|
Yazar Aynur TUTKUN aytutkun@gmail.com
|
 ABD’de 1970’li yıllarda okullarda disiplinin kaldırılması yönünde bazı değişiklikler yapıldı. İlk olarak Kaliforniya’da başlatılan, «açık sınıf uygulaması» adı verilen bu eğitimin yapıldığı okullarda her şey serbest bırakıldı. Çocuklara; «Önemli olan sadece sizsiniz; sizin mutluluğunuz, zevkiniz her şeyden önemlidir!» mesajını veren bu özgürlük uygulaması sonucunda çocuklar her tür insanî değerden uzaklaştılar, egoları kabarıp bencilleştiler. Bu sistem, sonuç olarak öğretmene saygıyı da ortadan kaldırınca; çok yüksek rakamlarda maaş teklif etmelerine rağmen bu okullara öğretmen bulamaz oldular. |
|
|
KÜLTÜR-SANAT
|
|
Yazar Yüzakı
|
 Sır ve Hikmet... 2009 yılı hediye kitabımız... Muhterem Osman Nûri TOPBAŞ Hocamızın, Yüzakı Yayınlarında neşredilen, her sayfası göze ve gönle ayrı bir hikmet penceresi açan müstesnâ eseri... |
|
|
KÜLTÜR-SANAT
|
|
Yazar Yüzakı
|
 Hayatımızın, beldemizin ve medeniyetimizin merkezinde mâbedlerimiz vardır. Tıpkı ecdadımızın inşâ ettiği külliyeler gibi... Gelişen ülkemizde her geçen gün yeni camilere ihtiyaç duyuluyor ve her geçen gün yeni bir mâbedin inşâsına başlanıyor. |
|
|
KÜLTÜR-SANAT
|
|
Yazar Hadi ÖNAL hadional@mynet.com
|
 Gönül dünyamızın ufuklarını süsleyen sevda meş’alemiz, amacı kadar sunduğu güzellikler ile de su gibi azizleşen Uluslararası Hazar Şiir Akşamları’nın 18.’si yine büyük bir coşku ve katılımla gerçekleşti. Türk dünyasını ortak dil ve ortak kültürde buluşturmayı; Türk ülkeleri arasında duygu ve gönül köprüleri kurarak dostluk bağlarını kuvvetlendirmeyi amaçlayan Uluslararası Hazar Şiir Akşamları ile bir araya gelen aynı kökün, aynı tarihin, aynı kültürün ve aynı dilin mensupları; sevgi, dostluk, kardeşlik ve hoşgörü yüklü şiirleri ile Hazar’ın sularını derinden ve yeniden dalgalandırdılar. |
|
|