|

Bu yazı dizisi, hayalî bir roman tekniğiyle değil, cemiyetin içinde yaşadığı hâdiseler ve ulvî hakikatler etrafında oluşan gerçekleri ve meseleleri canlandırma, tasvir, konuşma ve sohbet üslûbu ile kaleme alınmıştır. Bir yanda zulmet ve onun hüsran dolu ahvâli, diğer yanda ezelî ve ebedî nûrun nimet ve bereketli ahvâli. Bu ikisinin arasında zulmetten nûra açılan bir hidâyet penceresi... Orhan, Kur’ân okuyordu. Memleketine nisbetle garip kaldığı kara kıta Afrika’nın; zâhiren kara bahtlı insanlarının zor şartlarda yaşadığı bu beldesinde, Kur’ân-ı Kerim daha bir şevk ile sarıldığı yakın bir dostu olmuştu. Okudukça okuyası geliyordu. Kur’ân, Cenâb-ı Hakk’ın sırlı kelâmıydı. Bazen bir âyet-i kerîme, o an kendisi için inmiş gibi onu kalbinden vuruyordu. Her âyet, gökten inmiş bir sofra gibi rûhunu doyuruyordu. Kimi müjdeli âyetlerle coşuyor, şümûlüne girmek için duâlar ediyordu. Kimi âyetler ise onu derin derin düşündürüyordu. Yine bir âyet, onu tefekkür iklimine çekmişti... Meâlini tekrar tekrar okudu: |
|
Devamını oku...
|